| Şah İbrahim Veli'nin Kimliğine Dair 2 |
|
|
|
| Cumartesi, 27 Ekim 2007 21:38 |
|
Kurt Veli Dededen; Şah İbrahim Veli'nin Kimliğine Dair 2 Dağlar arasına sıkışmış Mamaş köyünde ses söze dönüşüyordu. Ses, ezgiye dönüşüyordu. Sesler ozanın dilinde deyiş oluyordu.Titreşimler bağlamanın telinde ezgi oluyordu. Kar inadına yağmıştı. Evler belirsiz olmuştu. Yollar kapanmıştı. Gidip gelmek için bir kişinin zor geçebileceği ölçüde geçenek açılmıştı. Bütün köy halkı ala kar, boz dumanda Kurt Veli'nin büyük evliğinde toplanmıstı. Büyük Evlik de büyük evlikti hani... Yüz evli koca köyü içine alacak ölçüde genişti. Dört sıra direk üzerine kurulmuştu. Odadan kanatlı kocaman bir çadırı andırıyordu. Yuvarlak bir biçimi vardı. Çatı ortada yükseliyordu. Ortada kocaman baca vardı. Onun altında ocak yanıyordu. Odunlar kor kordu. ın buyurduğu gibi Üçok ve Bozok kendisinin etmeği oldu.Ayağına taş dokunan ‘’ Ya Hacı diye çağırdı.Ve de bu güne dek o ad ile ünlüdür.
Toplum iki bölüme ayrılmıştı. Erler bir yanda, bacılar bir yandaydı. Ocağın çevresinde erenler vardı. Tümü yaşlı insanlardı. Tümünün sakalları yarı bellerine değin iniyordu. Sakalları apaktı. Yılların yıprattığı buruşuk yüzler bu sakalların ardına gizlenmişti. Odunların alevleri ortalığı aydınlattıkça sakallar, bıyıklar yüzler renk renk oluyordu. Yüzler anlam kazanıyordu. Bu ocak, bir çadırı andıran koca evliği ısıtmıyordu, bir öğretiyi pişiriyordu. Ocakta söz pişiyordu, ocakta ezgi pişiyordu. İnsanlığın bilinci saza, söze dönüşüyordu. Pir postunda Kurt Veli oturuyordu. Derviş bağlamayı kucağına basmış, tellerinde gizemi, arıyordu, varlığı arıyordu, yokluğu arıyordu. Evrende ne var ne yoksa, tümünün içi boş bu odun parçasında gizli olduğunu sanıyordu. Öylece tellere dokundukça derdini unutuyordu. Pir Sultan' dan, Nesimi'den söylüyordu, Hatayi'den söylüyordu... Dede bir fırsatını yakaladı: -Derviş bunca el malı satarsın, hele bir de öz malını koy meydana dedi. Derviş yanıt verdi: -Dede, nesini koyayım öz malımın, öz malımın tadı yok. Dede yine üsteledi: -Derviş, hele sen malını ortaya koy, beğenip beğenmemek alıcınındır. Derviş bağlamaya yüklendi:
Çekemem bu derdi bölek seninle Seni seven aşık sararıp soldu Çekemem bu derdi bölek seninle
Bulmadım lokmanı arada kaldım Medet mürvet dedim darına durdum Çekemem bu derdi bölek seninle
Hışmından titretir ol bab-ı Haydar Selman'ın carına yetişen Hayber Çekemem bu derdi bölek seninle
Muhammet Ali'nin rengin boyanır Ancak bu yaraya Eyüp dayanır Çekemem bu derdi bölek seninle
Geçti giden günler, ömür az oldu Feryâdî'nin yaraları yüz oldu Çekemem bu derdi bölek seninle Kimdi, neydi bu derviş, sazda sözde üstüne yoktu. Beğenmediği, söylemediği öz deyişlerinde bir yanıklık vardı. Acılar gizliydi. Oba oba gezerdi. Köylüler arasında "Deli Derviş"e çıkmıştı adı. Onun ermiş olduğuna inanırlardı. Çocukları olmayanlar ondan çocuk isterlerdi. Hastaların sağalması için dualar ederdi. Sayrıların sırtını sıvazlardı. Derviş seslendi: -Dede, hele sen şu Malatya'da ağzıkaralara gösterdiğin mucizatı anlat! Kurt Veli öylece durdu: -Mucizat ceddimizindir Derviş. Biz kimiz ki, mucizat gösterek. Mucizat Şah İbrahim Veli Sultan'dandır. Kurt Veli Dede sakalını topladı. Bir durakladı, sonra söze başladı: -Çok oldu, geçmiş gün yine böyle karlı kışlı bir gün. Bizim Tokatlı aşık ile Aşağı 'ya dedeliğe çıktım. Fethiye' nin görümünü yaptık, Eğribük'e gidiyoruz. Kar yarı bele geliyor. Atlar yürüyemiyor, atlardan indik, atları yedeğimizde götürüyoruz. Köylüköyü'nün yanından geçiyoruz. Şöyle iki dağın arasında bir çukur var, orda kar yok, yem yeşil. Koyunlar yayılıyor. Uzaktan çabanlara bir selam verek dedik. Daha ağzımızı açmaya kalmadı, çobanlar bize küfürü ver etmeye başladılar. Neye uğradığımızı şaşırdık. Neler demiyorlar? "Ayıya bakın ayıya" diyorlar, bu toplumdan uzak, sakalımıza saçımıza sövüyorlar. O anda "Yetiş ya Şah İbrahim" diye yürekten çağırdım. "Kırk damarda bir damarım sana çektiyse benim yüzümü şu ağzıkaralar yanında kara çıkarma" diye yalvardım. Ceddim bir Kurt yolladı. Bütün o sürüyü biçti. Derviş araya girdi: -Sürünün köpekleri yok muydu? Olmaz olur mu Derviş? Vallahi ceddim şahit olsun ki köpeklerin dişleri kitlendi. Taş gibi oldukları yerde kaldılar. Çobanlar bağırarak kaçtılar. Biz yolumuza gittik. Karı yararak biraz yol aldık, almadık ki bütün köy ardımızdaydı. Çobanlar köye gidip olup bitenleri anlatmışlar. Ama köylüler inanmamış. Ama bir de bakmışlar ki, Ağıllarda erken doğan emziklik kuzuları da kurt parçalamış. O zaman ceddimin gücüne inanmışlar. Neyse geldiler. Kadınlar ağlaşır, erkekler yalvarır. Direnmek olmaz. "Dede seni köye götürüceğiz, biz yolumuzu bulduk. Sen bizim dedemiz olacaksın". Dayanamadım. "Peki" dedim. "Siz bu yola inandınız, iman getirdiniz. Benden de size bir yadigâr kalsın" dedim. Elimde yeni kesilmiş bir ardıç fidan vardı. Asa olarak kullanıyordum. Asamı bir pınarın başına diktim. Köye vardık. Bir görüm yaptık. Tümü Hazreti Ali'nin yoluna girdi. Şimdi o asamı diktiğim yerde koca bir orman olmuş. Adımı vermişler. "Kurt Veli koruluğu" diyorlar. Bir fidan bile kesmiyorlar." Derviş sordu: Dede, asıl kerâmeti anlatmadın. Kurt gelmemiş, sen kurt olmuşsun. Yok erenler benim ne haddime, kurdu ceddimiz yolladı. Benim yüzümü kara çıkarmadı. Dedenin bu sözlerine kimse inanmıyordu. Onun alçak gönüllülük gösterdiğini biliyorlardı. Gerçekte, dede kendisi kurt donuna girmişti. Bu yüzden "Kurt Veli" adı ile anılır olmuştu. Hem asası da yeşil bir ağaç değildi. Elinde kuru bir asa vardı. Asayı oraya dikmemişti. Kuru asayı kaldırıp fırlatmıştı. O anda kocaman bir orman ortaya çıkmıştı. Ama erenler kendi kerâmetlerini anlatmazlardı. Bu erliğe yakışmazdı. Hem günahtı da. Bütün toplum gerçeği böylece biliyordu. Dede büyük dedeydi, dede ermiş dedeydi. Nitekim Derviş de öylesi bir ermiş değil miydi? Bu yüzden adına "Deli Derviş" demişlerdi. Sazı sözü hak vergisiydi. Kimse onun sazına erişemezdi. Dünya malına tamah etmemişti. Koçkiri aşiretinden geliyordu. Zoğallı köyünde doğmuştu. Orda mal mülk sahibiydi. Tümünü bırakıp diyar diyar gezmeye başlamıştı. Oğlu Ahmet Mamaş'a yerleşmişti. Bu yüzden ileri yaşlarında o da Mamaş'ı mesken edinmişti. Ama sürekli orada da kalmıyordu. Bütün Alevi köylerini geziyor, derviş yaşamını sürdürüyordu. KurtVeli: -Derviş yaşın ne kadar? diye sordu. -Elli beş, altmış var dedel . Eee, daha gençsin derviş. Bak ben yetmişimi geçtim. Derviş ona bir soru yöneltti: -Dede, şu Zerk köyündekilerle sizin aranızdaki bu çekişme nedir? Size "onlar Şah İbrahim uşağı değil, Şıh İbrahim uşağı, ataları bir çobandı. Bizim dedemiz Hacı Bektaş ona icazet verdi" diyorlar. Geçende Zerk'ten Kel Yusuf bana bir kitaptan bir bölüm okudu. Bölüm şöyleydi2: "Hazreti Hünkâr Hacı Bektaş Veli Horasani Ruma geldi. Önce Türkmen içine Dulkadirliler arasından, Bozok'tan girdi. Giderken yol üzerinde bir koyun çobanı gördü. Bu koyuncuklar Hazreti Hünkâr'dan ermişlik kokusunu aldılar. Seğirdişip Hazreti Hünkâr'ın ardına düştüler. Çoban koyunların önünü kesti. Önünü kesince sürünün ardı gitti. Bir yanını durdururken sürünün öbür yanı gitti. Nice uğraştıysa da koyuncukları döndüremedi. Gönlünden şöyle dedi: Bu koyunun böyle ettiği boşuna değildir. Ola ki, bu giden kimse erenlerdendir. Ermişlerdendir. Bu koyuncuklar kadar aklım yoktur. Ben eline ayağına düşeyim. Ola kim bana himmet ve nazarı safa ede" Gelip Hünkâr'a yetişti. Ellerine ayaklarına düştü. Yüz sürdü. "Gerçek er bize de kerem bağışlayın, himmet edin, safa edin" dedi. Hazreti Hünkâr bir yere oturdu. Hünkâr Hacı Bektaş Veli çobana: -Adın ne? dedi. Çoban: -Adım İbrahim Hacı'dır. Hünkâr başındaki ululuğu gösterdi: -Başındakini önüme koy! Çoban başındaki Hünkâr ululuğunu önüne indirdi. Söylendiğine göre, o zaman çobanın başında bir geyik derisinden takkesi vardı. Hünkâr başlığı tekbir edip geri başına vurdu. Ve de gözünü sığadı. Arkasına bastı. Erin bakışı gizemlidir. Kara toprağa göz atsa altın olur. IbrahimHacı,o anda nasibin aldı. Erenlik katına ulaştı. Bundan sonra Hünkar şöyle dedi: - Yürü,Bozok ile Üçok’u sana yurt verdik.Etmeğin olsun.Ve de o koyuncuklar seninle birlikte varsınlar. Hazreti Hünkar dan sonra , İbrahim o illerde acaip ve garip velilik ve keşf-i kerametler gösterdi. Dulkadirli arasında kendini İbrahim Hacı diye çağırttı. Hünkar’
Hacı İbrahim Hazretleri yaşarken o Hünkârın başlığı geyik derisi tacı giyerdi. Kendisine mürit olanlara da geyik derisi tacı giydirirdi. Kendileri öbür dünyaya göçtükten sonra Dedekargın oğulları geldiler. Hacı İbrahim oğullanna: -Bu geyik derisi tac Dedekargın'ındır. Siz bunu nerden buldunuz? dediler. Onlar karşılık verdiler:-Bu geyik derisi tacı, İbrahim atamıza Hacı Bektaş Veli Hünkâr sunmuştur. Bizim meşrebimiz safayı nazarımız Bektaş'tandır dediler. Dedekargın oğulları: -Yok, Bektaşilerin tacı elfi Hüseyni'dir. Geyik derisi değildir. Kuşkusuz geyik derisi tac ünlüdür. Dünyada Dedekargın'ındır dediler. Arada çok tartışma geçti. Sonra yalnız İbrahim Hacının kendi giymesi için ona verildiği görüşü belirdi. Torunları zorunlu olarak (geyik derisi tacı) Dedekargınlara verdiler." Kurt Veli öyküyü sabırla dinledi, sonra yanıt verdi: -Tümüyle uydurmadır. Yok canım bu Dönükler bizim atamıza kara çalırlar. Bu dönüklerin öbür dünyada derdine derman bulunmaz. Durum şudur: Bizim Soyumuz Şah İbrahim Veli'ye dayanır. Şah İsmail'in dedesi olur Şah İbrahim Veli. Şah Hatayi soyundan Şah Veli Uram'a gelmek istemiştir. Bu niyetle asasını Erdebil'den Uram'a atmıştır. Asası Mezirme'ye3 düşmüştür. Develere göçünü yükleyip Mezirme'ye gelmiştir. Günümüzde kerâmeti Mezirme'de bulunmaktadır. Erdebil'den attığı asa, şöyle iki kişinin kucaklayamayacağı kadar büyük bir direktir. Karadirek tekkesinin ortasına konmuştur. Develerinin bastığı taşlarda iz kalmıştır. Ve onun arısı Ballıkaya derler bir kayanın tepesindedir. Şimdi de o arılar bal verirler. Bu Ballıkaya öyle yüce bir kayadır ki yetişmek imkansızdır. Yalnız mubarek bal dökülür. O bal bütün sayrılara iyi gelir. Kuşkusuz Şah Veli'nin kerâmetine erişmek olmaz. Şah Veli'den iki pabuç kalmıştır. Biri bizim evde, biri Mezirme1 dedir. Yine Mezirme'deki amcazadelerimizde mubarek kazağı bulunmaktadır. Şimdi insanda iman, inanç kalmadı. Eskiden Şah Veli deyince akan sular dururdu. İşte bizim soyumuz Mezirme'den gelir. Bilirsiniz benim dedem Sülmenli'ye yerleşmiştir. Ben delikanlıyken talipler, dede kalmadı diye bizi buraya çağırdı. Oğlum Ali kucaktaydı buraya geldiğimizde, çoğunuz biliyorsunuz. Toplumu bir ateş sarmıştı. Bağışlayamıyorlardı şu Dönükleri. Aralarında kötü bir çekemezlik vardı. Oysa daha yakınlarda onların da başı ağrımıştı Osmanlı ile. Bu kez Kurt Veli Derviş'e döndü: -Derviş, herkese nasip dağıtırsın, oğul kız verirsin. Oğlum Ali de senden bir nasip ister. Derviş cebinden bir elma çıkardı. Ali'yi meydana çağırdı. Bir dua etti. -Oğlum Ali senin nasibin tamamdır dedi. Ali Efendi'nin oğlu olmuyordu. Tek dileği buydu. Derviş'in kendisine bir oğul bağışlamasını istiyordu. Elmayı eşi ile paylaştı. Kendi kendine dualar okudu. O gece engin bir dinginlik içinde yatağa gitti. Bir düş gördü. Kendisini Sivas'ta Abdulvahap Gâzi tekkesinde görüyordu. Abdulvahap ona istediği dileği verecekti. *Osmanlı da savaş bitmiyordu. Alıyor, alıyor, alıyordu. O yılın ramazan ayında Kurt Veli öldü. Ölümü tüm talipleri arasında büyük üzüntü yarattı. Çevre köylerden, uzaklardan pek çok kişi ölüm törenine katıldı. Ali Efendi yaşlı gözlerle kara deri kaplı Fazilet kitabına şunları yazdı: "Şah İbrahim oğullarından Kurt Veli 1297 20 Ramazan4 senesi Hızır ayının 22 sinde hastalanıp öldü. Ramazan bayramında bayram namazı kılıb ibâdetten sonra Veli Ağa'nın namazını kılıb kaldırdık. Kendisi hacı olmuştu. Ceddi cümlemizi yarlıgaya. Mekânı cennetola. Seyyidi mürseli amin." Ali Efendi kara kaplı kitaba ilk ölüm gününü yazıyordu. Bir anlamda ocağın Mamaş'ta başlayıp sürecek soykütüğünü başlatıyordu Prof.Dr. Fuat Bozkurt / OZANLAR OCAĞI
|
| Cuma, 31 Temmuz 2009 11:07 tarihinde güncellendi |



