Doğusunda Mıroğlar, Kuşu köyü, güneydoğusunda Çeki, güneyinde Başkavak köyü, batısında İğdir köyü, kuzeyinde Ayranca Dağları bulunmaktadır. Mezirme Deresi ve Avşar Çayı önemli akarsularıdır. Alaçayır, Kayabaşı, Darıderesi, Horunoğlu yöreleri yayla olarak kullanılmıştır. Çevresi, meşe ağaçlarının çoğunlukta olduğu, yer yer ardıç ağaçlarının bulunduğu ormanlarla kaplıdır. Darıderesi, Böğürme ve Kayadibi yöreleri ormanca zengindir.
Anlatımlara göre; Mezere adıyla anılırken Merzeme, Mezdirme, daha sonra da Mezirme biçimini alan adının “Mezra”dan geldiği öne sürülür. Köyün kuzeyini baştanbaşa kuşatan kaya kuşağının ortasında bulunan ve 35–40 yıl öncesine kadar bal bulunan Ballıkaya’dan adı alınarak altmışlı yılların başında Ballıkaya olmuştur.
Yazır boyunun XIII. Yüzyılda yöreye ilk yerleşenler olduğu söylenmekte ve bunlar Türkler adıyla anılmaktadır. XIV. Yüzyılda yörede Çolakoğlu, Küroğlu, Bıyıkoğlu, Horunoğlu, Korukoğlu adlı derebeylerinin yaşadığı öne sürülür. XVI. yüzyılın sonları ile XVII. yüzyılın başlarında (1694 İskân Yasası-Lale Devri) İran-Erdebil’den Şah Veli’nin geldiği (Ceneferler vd.); bunlardan 100–150 yıl sonra Keskin’den İpşirağalar, Abidinağalar, Alağalar’ın, daha sonra da Kıllılar, Velağalar ve Kamberağalar’ın geldiği ve yerleşimin tamamlandığı öne sürülür.
Kanuni döneminde 21 hane, 1894–1895 Namuret-ül Aziz Salnamelerine göre 32 hane ve 252 nüfusu ile Harput ili Keban ilçesi Arguvan nahiyesine bağlı olduğu görülen Mezirme, Cumhuriyetle birlikte Malatya il olunca Hekimhan ilçesine bağlanmıştır. Kırklı yıllara doğru devlet memuriyeti dolayısıyla iç ve dış göç yaşanmaya başlamıştır.
1926’da ilkokul, 1929’da Ballıkaya Jandarma Karakolu (1979’da Hekimhan’a taşındı), 1965’te Ballıkaya Sağlık Ocağı, 1966’da Atatürk Büstü, 1985’te Telefon (acente), 1986’da içme suyu şebekesi, 1987’de elektrik, 1991’de kanalizasyon, 1992’de otomatik telefon santraline kavuşmuştur. Yıllardır yaşanan yer kayması sonucu yetmişli yılların başında yeni yerleşim yeri sorunu gündeme gelmiş, çalışmalar başlatılmış ve 1983’te kesin karar verilmiştir. 1985 yılında 71 evin yapımına başlanmış, 1986–1987 yıllarında evler hak sahiplerine teslim edilmiştir. Talep üzerine iki katlı bu evlerin dışında prefabrik tek katli 43 ev 1990 yılında yapılmış ve böylece 114 ev ile “Yenilenen Köy Ballıkaya” kurulmuştur. Köy projesinde yer alan yapılanmalar sürmekte olup, 1998 yılında Hekimhan-Arguvan karayolu ile birlikte köy içi yolları da asfaltlanmıştır. Kayadibi-Duzdaşı yöresinde yeniden kurulan Ballıkaya’nın eski yerleşim yeri 200–250 metre güneyde yıkıntı durumundadır.
Tarla tarımı ve hayvancılık hemen terkedilmiş, birer inek beslenmekte ve her şey kayısı için yapılmaktadır. Traktör fazla kullanılmamakta, öküz yerini ata bırakmıştır. Ormanı korumak ve geliştirmek amacıyla 1970 yılında kaldırılan keçi, yeni yerleşim yerine taşınıncaya kadar koyun, her evde tavuk beslenirken bugün bunlar beslenmemektedir.
Yetmişli yılların sonlarında Ballıkaya Sağlık Ocağı’nda doktorluk yapan Ali Osman Onat’ın dediği gibi, “Ballıkaya’nın yaşlısı çoktur, cahili yoktur!” Halkın tamamına yakını okuryazar olup 1994’ten beri okulu kapalıdır. Hemen her devlet kademesinde çalışanları vardır.
Türkmen gelenekleri varlığını sürdürmekte, Türkçe özgün yapısını korumaktadır. Yeniliklere ve çağdaş gelişmelere açık bir toplum yapısı vardır. Arguvan-Çamşıhı türküleri, deyişler-duvazimamlar müzik dağarcığını oluşturmakta, hemen her evde saz çalan/çağıran bulunmaktadır. Âşık Yusuf (BAŞARAN) ve İmam Dede (ŞAHİN) âşıklık geleneğinin temsilcileri olarak çevrede tanınmışlardır. Âşık Yusuf’un oğlu Mustafa Başaran geleneği sürdürmektedir. Ruhi Su, Semahlar uzunçalarındaki semahların büyük bölümünü Ballıkaya’dan derlemiştir. Düğünlerde temel çalgılar davul-zurnadır. Bu konuda (zurna) akla İncir (İbrahim Koç) gelir.
Ahmet Öztürk, Mehmet Çelik, Süleyman Özerol, Hüseyin Başaran, Mustafa Başaran kitap bastırmış olan Ballıkayalılardır (Kitaplarında Ballıkaya’dan da söz edilmektedir). Milletvekilliği ve Adalet Bakanlığı yapmış olan M. Seyfi Oktay, Em. Korgeneral Ali Yalçın Ballıkayalıdır.
Dağlık bölgelerindeki kayaları, bu kayalardaki doğal ve tarihi mağaraları (Büyük Mağara, İki Ağızlı, Geyik Mağarası), Peribacaları, Karadirek Cem-Kültürevi, Akpınar Çeşmesi Ballıkaya’da tarihi ve turistik önem taşıyan yerler ve yapılardır. Dağ keçilerinin ve geyiklerin soyunun tükenmeye yüz tutması ise büyük kayıptır...
BALLIKAYA KÖYÜNDEKİ ZİYARETLER VE KUTSAL SAYILAN DİĞER YERLER
1. Ballıkaya:
Köye adını veren Ballıkaya sıra kayalar içinde bir yandan da kutsal kaya olarak bilinir. Şah Veli’nin deveyi Kurşaklı’dan çektiği, kervandaki gelinlerden birinin beşiğindeki bebeğin düştüğü, ona ağıt yaktıkları anlatılır. Bu kısa bir halk öyküsünde Boş Beşik benzeri bir motif vardır.
Bebeğin beşiği bakır
Yuvarlandı takur tukur
İçindeki Hacı Bekir
Nenni benim yavrum nenni
Kurşaklı’nın doğusundaki Ballıkaya, “Şah Veli Dedenin Ballıkayası” olarak bilinir ve kutsal kaya kabul edilir. Bu, çevredeki halk ozanlarının şiirlerine de yansımıştır.
Şah Veli Dedemin Ballıkayası
Katara çekilmiş tülü mayası
Kerbela’da yatan Kerem Ağası
Gel bize yetik ol Şah Veli Dedem
(Salmanlıoğlu)
Şah Safi’nin Gediğine çıkınca
Ballıkayasının balı akınca
Erdebil’in gonca gülü kokunca
Devah eylen Mezirme’ye varınca
(İsyani)
Yüksek uçan(ı) indirirler havadan
Keramet gösterdi Ballıkaya’dan
Mustafa’yı unutmayın duadan
Erler himmet edin eğlemen bizi
(Kul Mustafa)
2. Çeki Baba
Çeki, Ballıkaya’nın mezrası olup Çeki Dağı’nın eteğine kurulmuştur. Halk arasında Çeki Dağı’na Çeki Baba da denilir. Burasının, Bizans döneminde gözetleme kulesi bulunduğu öne sürülür. Tepenin başında taşlarla çevrili yerin mezar, mezarın da evliya olduğuna inanılan Çeki Baba’ya ait olduğu söylenir.
Adakları olanlar tepede kurbanlarının keserler, etli pilav yapıp gelenlere sunarlar. Böylece ziyaretlerini gerçekleştirmiş olurlar.
Çeki Baba ile ilgili birçok inama ve anlatım vardır.
“Mihail’de iki beylik savaşa tutuşurlar. Beylerden birinin askerleri bozguna uğrayacağı sırada kumandan sancaktara “Çek çek!” diye seslenir, askerler gerileye gerileye bu tepeye kadar ulaşırlar. Sancaktar tepedeki kulede şehit olur. Çeki adının bu olaydan geldiği söylenir.”
* * *
Burada Çeki Baba, Fırat kenarında Kara Baba, Minayik üzerinde Sarı Baba, Sarıkız üzerinde Leylek Baba: Dördü kardeşmiş. Bu dört yer de tepe üzerindedir, dördünde de mezar ya da mezar yeri bulunur.
* * *
Bir kuraklık olur. Koca Dede (İğdir üzerinde), Leylek Baba, Abdulvahap (Elazığ-Baskil Kale Köyü-Muşar Dağı’nda) ve Çeki Baba ibadete çekilirler. İlk üçü dua eder, yağmur yağmaz. “Çeki Baba çekti, aldı” derler.
* * *
Çeki’nin başında beş gardaş eğlenirlermiş. Burayı uzun zaman yurt edinmişler.
* * *
Başkavak köyünden Âşık Vahap Alkan bir şiirinde Çeki Babayı şöyle anar:
Hey ulu dağ hey çeki dağ
Gazel döken bağ bizim bağ
Baban hapis ölmedi sağ
Yavrularım yavrularım
Yine Başkavak köyünden Âşık Mestan Ali, Ballıkaya’daki bir göç üzerine yazdığı destanda Çeki Babayı anar:
Üzerin varılan yolar devrilir
Nasibimiz yaratandan verilir
Koca Çeki nerde kalmış görünür
Hayıf beni hay vah beni vah beni
3. Deli Cafar:
Boyu iki metreden uzun olan Cafer’in karısı 1930’larda Akçadağlılarca kaçırılır. Bunun üzerine deli divane olup, saçı sakalına karışan yaz kış demeden yalınayak dağlarda dolaşan Cafer, Deli Cafar adıyla anılmaya başlanır. Beyaz don, simsimi giyer, gömleğinin kolunu da omuzlarına kadar katlar, elinde kocaman bir sopa taşır, döşü başı açık gezermiş. Çoğu zaman nerede kaldığı bilinmezmiş. Deli Cafar denmesine karşın bazı zamanlar söylediği sözler akıllılardan daha akıllıcaymış.
Hekimhan’ın şube reisi cüzdan yoklaması için Mezirme’ye gelir. Muhtar Yusuf Ağa’ya şöyle der:
- Şen şakacı, deli divane biri yok mu? İki konuşa da gülelim...
Muhtar Deli Cafar’a haber salar. Deli Cafar kapıdan girince seslenir:
- Buyur Cafar Ağa, buyur!
Deli Cafar bakar ki darabanın misafirlerinden yana olan bölümünde boydan boya yeşil renkli bir perde asılı, ayaklarının çıkarır, yeşile basmadan sıçrar darabanın diğer yanına geçer, oturur.
— Meclisten yana niye oturmadın? Diye sorarlar.
— Ben yeşile basmam. Hz. Muhammet’in sarığı yeşil, sancağı da yeşil, der.
Bir süre sonra şube reisi para vermek ister, Deli Cafar istemediğini belirtir ve şöyle der: “Sen garipsin, misafirsin, gelenin gidenin olur. O parayla kahvede misafirlerine çay ikram edersin.”
Şube reisi muhatara dönerek şöyle der:
- Yusup Ağa, sizin delileriniz böyle ki, gör akıllılarınız nasıl?
Yine de Deli Cafar’a para vermek ister, ancak o kabul etmez.
* * *
Uludere’de Fenk’in Boğazda İğdir’e bakan yüzde Daloğların ağılı varmış, burada kışlarlarmış. Bir gün Deli Cafar kar kurşakta, yalınayak, döşü başı açık, dağlardan inip bu ağıla girer. Çoban, Deli Cafar’ı karşısında görünce hayretle soruları sıralar:
- Dede, sen buralara nasıl geldin? Kapıdaki itler kuş uçurmaz, nasıl oldu da sana hiç dokunmadılar? Nereden geliyorsun böyle?
Deli Cafar gayet soğukkanlılıkla cevap verir:
- Dağları gezdim de geldim. O dağların hepsi benim!
* * *
Ballıkaya-Çeki-Mıroğlar arasındaki dağlarda günü geçen Deli Cafar bazen Çeki’de Kürdöğler’de konuk olurmuş. Bir gün de Şatıroğlu Ali Rıza’nın ahırına girip eşeğin kürününe yatar. Ahırdaki hayvanları görmeye gelen birisi bakar ki bir sakallı yatıyor küründe, dönüp ev sahibine haber verir. O da ahıra gelir, sorar:
- Kiminle kalıyorsun burada?
- Babanla!
Adam şaşırır:
- Nasıl babam?
Deli Cafar da eşeği gösterir.
* * *
Bir gün çobanlar tarafından feci şekilde dayaklanır. Hasta hasta Çeki-Mıroğlar arasındaki Yığmalara gider, üç yığmadan Orta Yığma’nın kuzey yamacında can verir. Bir hafta kadar sonra ölüsünü bulduklarında, elinde topladığı anık destesi vardır. Oraya gömerler...
Adakları olanlar mezarının başında kurban keserler.
4. Divana Abidin:
Şah İbrahim Ocağından, Şah Veli’nin üç oğlundan Mustafa’nın soyundan gelen Deli Mürteze’nin Yusuf adlı oğlunun erkek çocuğu olmazmış; “Hey ya rabbi, bir evlat ver de tek deli olsun” dermiş. 1335’te (1919) bir oğlu olmuş, adını Abidin koymuşlar. Gerçekten de divane gibiymiş Abidin. Askerlikte çok zorluklarla karşılaşmış. Döverler, kulağını çekerlermiş. Bu nedenle sık sık kulağıyla oynarmış. Askerlikten sonrada atıyla Ankara’ya gittiği söylenir. Hiç evlenmemiştir.
Malatya, Sivas, Tokat, Çorum illeri ve köylerinde yıllarca dedelik yapmış; aldığı hakullahı bulunduğu yerlerde ihtiyacı olanlara dağıtmış, paraya önem vermemiştir. Yani, bir eliyle aldığını diğer eliyle dağıtmıştır. Abidin Dede, Divana Abidin adlarıyla anılmıştır.
Tokat’ın Zile ilçesinin Çakırçalı köyünde on yıldan çok bir zaman kalmış, 1985 yılında hastalandığında Ballıkaya’ya getirilmiş, 1986’nı son günlerinde de vefat etmiştir. Mezarı, Amcası Vayloğ Dede (1895–1972)’nin sağ yanına konmuştur. Daha sonra kız kardeşi Satı Özerol’un (1328–1991) mezarı da Vayloğ Dede’nin mezarının sağına konulmuştur.
Sivas’ın Tekke köyünden Zeynep Bakır adlı yaşlı bir kadının rüyasına girer; “Mezarımın üstüne yağmur yaş akıyor, yaptır” der. Kadın köye gelir, mezarının yapılı olduğunu görür. Bir süre sonra Hekimhan’ın Kozdere köyünden Murtaza Aygül tarafından yaptırılmış olan mezarın üstüne bina yaptırır. Böylece üç mezar bu binanın içine alınmış olur. Kadın, bir yıl sonra da mezarlığın güney kenarına bir aşevi yaptırır.
Bir eliyle aldığını diğer eliyle dağıtmasının yanında; kaynayan kazana elini daldırarak pilavın içinden kurban edilen hayvanın döşünü çıkarması, sacda kavrulan kuyruk yağını avuçlaması ve elinin yanmaması Divana Abidin’e değer verilmesinin başlıca nedenlerindendir. Hastalar, çocuğu olmayanlar mezarını ziyarete gelirler.
5. Düldüz Dede:
Ballıkaya’nın kuzeydoğusundaki Alaçayır Yaylası yolu üzerinde Sarıkaya yöresinde bulunan alıç ağacı ve bu ağacın dibinde üzerinde at izi bulunan taş, Hz. Ali’nin atı Düldül’e yorumlanarak kutsal sayılır. Düldüz Dede adı verilen bu ziyaret ağaç ve at izi bulunan taşın yanı sıra, soku gibi bir taş ve içinde de yeşil renkli taştan bir gülle bulunurdu. Alıç ağacına çaput bağlanarak dilek dilenir, adakları olanlar burada kurbanlarını keser, yağmur duasına gidildiği de olurdu. Düldüz Dede’den alınan cöher ağza atılırdı.
Hem alıç ağacı kurumuş, hem de dibindeki taşlar kaybolmuş, ziyarete giden de kalmamıştır.
Diğer yandan, Çeki mezrasının güneydoğusundaki Taşlıyazı’da, yassı bir taşın üzerinde bir at izi vardır. Çevresi taşlarla çevrili olan bu yere Düldül İzi adı verilir. Düldüz Dede’deki izin benzeri olan bu izin, atın diğer ayağına ait olduğuna inanılır.
6. Karadirek:
Halk arasında Şah İbrahim, Şah Safi ya da Şah Veli’nin elinde asa olarak getirdiğine inanılan, iki metre uzunluğunda, normal bir direk kalınlığında, siyah renkli direğe Karadirek denilir. Karadirek’in bulunduğu tekke de bu adla anılır. Şah İbrahim Veli Dergâhı, Şah Veli Dergâhı adlarıyla da anılır.
Şah Veli’nin, “Bunları gören beni görsün” diyerek bıraktığı üç emanet vardır. Bunlar dergâhı, pabucu ve hırkasıdır. Dergâhı Karadirek, Cumhuriyet dönemine kadar Erdebil Tekkesi’nin bir kolu gibi işlevini sürdürmüş, tekkeler ve türbeler kapatıldığında yıktırılmış, simge olan Karadirek parçalanarak yaktırılmıştır. 1957 yılında çeşitli yerlerden gelen yardımlarla, Arguvan’ın Çavuş köyünden Cuma ve Aziz Genç kardeşlerin ustalığı ile üçüncü kez yenilenmiş; mihrap ve delil yerlerindeki kesme taş yapılar eski yapıdan iki örnek olarak güneydeki duvara konulmuş, büyük bir odadan oluşan dergâhın spor salonu gibi üç yanı basamaklarla donatılmıştır. Sekiz ağaç direk üzerine kurulu binanın giriş kapısı üzerinde Aşılık yöresinden getirilmiş iki metreye yakın turuncu renkli taşta şu yazı kazılıdır.
« Mescid’i Şerif’in 3. İnşası 7.4.1957 »
Ballıkaya’nın yer kayması nedeniyle yer değiştirmesi üzerine, 1994’te yeni yerleşim yerinde temeli atılan Karadirek Cem Kültür Evi hemen hemen tamamlanmak üzeredir. 240 metrekarelik oturumlu cem odası, konuk odası, kütüphane, idare, misafirhane, yemekhane, kesimevi bölümleri bulunur. Ağaçlandırma çalışmasıyla çevre düzenlemesi kalmıştır.
Karadirek’e adakları olanlar, felçliler, rüyasında görenler, çocuğu olmayanlar, hastalar ve benzeri konumlarda Alevi-Sünni ayrımı yapılmadan birçok yerden insanlar gelir. Eşiğine niyaz edilerek girilir, sohbet edilir, kurban getirilmişse hazırlanır, etli pilav yapılır ve gelenlere sunulur. Yemekten sonra yemek duası yapılır. Bakım ve onarıma harcanmak üzere para verirler. Bazı hastaların yatıya kaldığı, bazen de kısır cem yapıldığı olur.
7. Kara Yusup:
Kamberağalar’dan olan Kara Yusup, deve çobanlığı yaparken develerle birlikte sütleğen yayılırmış. “Deve Donunda Yayılan Kara Yusup” diye anılır ve ermiş gözüyle bakılırmış. Arguvan’ın Halpız köyünün dedeliğini yaparken, orada bir hastalık olmuş ve duası ile iyileştirmiş. Bundan dolayı orada kendisine çok değer verirlermiş.
Ballıkaya’ halkından Hüseyin Güner’in (Cin Hüseyin) kızı Zeynep, Eymir’de gelindir. 1995 yılında hastalanır, rüyasında Kara Yusup’u görür. Kara Yusup, “Mezarımı yaptıracaksın, iyi olacaksın” der. O da Aşağı Mezarlık’taki oldukça eski mezarı onartır. Anne tarafından Kara Yusup’un soyundan olan Zeynep gerçekten iyileşir, adadığı kurbanı da keser.
Rahatsızlığı, kırgınlığı olanlar Kara Yusup’un mezarının sol yanındaki çukurluktan cöher alarak yerler.
8. Pabuç:
Şah Veli’nin bıraktığı emanetlerden biri de pabucudur. Şah Hüseyin evlatlarından Ceneferlerin evinde bulunur. Kullanıla kullanıla küçük bir deri parçası haline gelmiştir. Sivas-Kangal Soğukpınar (Mamaş) köyünde Kurt Veli ailesinde bulunan pabucun, buradaki pabucun diğer teki olduğu söylenir.
Felçliler, lallar, vücutlarında yara olanlar, rüyada görenler, adakları olanlar yakınları ve komşuları ile birlikte Pabuç’u ziyarete gelirler. Kurban getirmişlerse etli pilav yaparak gelenlere sunarlar. Yemekten sonra yemek duası yapılır. Pabuç başta hasta olmak üzere gelenlerce niyaz edilir. Sırta, boyna ve başa sürülerek dua edilir, sırta üç kez vurularak, “Allah, Muhammet, Ali” denilir. Niyaz tamamlandıktan sonra isteyenler Pabuç’un bulunduğu ev sahibine niyaz hakkı verirler. Bazı hastaların üzerinde uyudukları olur. Pabuç, evin dışında başka yere götürülmez. Pabuç’a ikrar verenlerden hemen her yıl gelenler olur. Başka yerlerde olup da kurbana gelemeyenler yağ, bulgur, tuz, un vb. gönderdiğinde bunlara lokma götürülür. Gelemeyecek durumda olanlar için Pabuç suya batırılır, su şişeyle götürülür, içirilir.
9. Sarılık Mezarı:
Sarılık Mezarı, yukarı Mezarlıkta bulunan sarılıktan ölmüş birinin mezarıdır. Ne zaman yapıldığı, kimin mezarı olduğu, ne zamandan beri sarılık mezarı olarak ziyaret edildiği bilinmiyor. Sarılık hastalığına yakalananlar bu mezarlığı ziyaret ederler.
Sarılık Mezarını ziyaret etme olayı şöyle gerçekleştirilir:
Hasta ve yanındaki birkaç kişi güneş doğmadan aç karna, pişmiş yumurta ile birlikte mezarlığa giderler. Yumurtanın beyazını hasta yer, sarısı mezara bırakılır. Böylece sarılıktan kurtulacağına inanılır. Mezarlığa gidiş ve dönüşte kimse ile konuşulmaz ve geriye dönülüp bakılmaz. Bu üç gün yinelenir.
10. Şah Hüseyin:
Şah Veli yedi kez Kerbela’ya gider. Yedinci kez gideceği zaman aile bireyleri, yakınları ve talipleri ile vedalaşır. Biricik oğlu Şah Hüseyin şöyle der:
- Baba, sen bir daha gelmezsen ben buralarda ne yaparım?
Şah Veli oğluna döner:
- Oğlum Hüseyin, zamanı gelince seni de götüreceğim.
Asasını, hırkasını ve postunu oğluna bırakır, köyden ayrılır. Bir süre sonra Şah Hüseyin vefat eder. Cenazesi Karadirek’ten alınıp ön taraftaki dutların dibinde yıkanır, köyün karşısındaki mezarlığa götürülmek üzere kefenlenir. Herkes cenazenin başında ağlayıp sızlaşırken beyaz atlı, yaşlı biri çıka gelir, seslenir:
- Ya Hüseyin! Oğlum, ver elini bana!
Orada bulunanlar gelenin Şah Veli olduğunu görürler. Şah Veli dua eder, oğlunun elini tutar, Şah Hüseyin cana gelir. Kefeniyle birlikte atinin terkisine alır, baba ile oğul batı yönündeki yolda uzaklaşıp gözden kaybolurlar. Kazılı mezar öylece kalakalır. Bir yandan kururken bir yandan yeşeren tavşancık ağacının dibindeki çukur Şah Hüseyin adıyla anılır. Eskiden buraya yağmur duasına gidilirdi.
11. Şeyh İbrahim’in Gediği:
1305–1392 tarihleri arasında yaşamış olan Şeyh İbrahim Veli’nin Mezirme’ye geldiği ve Karadirek tekkesini kurduğu öne sürülür. Köyün batısındaki gediğe Şeyh İbrahim’in Gediği denilir ve bu gedikle ilgili söylenceler anlatılır. Aynı zamanda bu gedik düşek olarak kabul edilir.
* * *
Şeyh İbrahim gediğe gelir, oradaki taşa belini vererek dinlenir. İğdir köyüne dönerek, “Siz çok kazanıp az yiyesiniz”, sonra da Mezirme köyüne dönerek, “Siz de az kazanıp çok yiyesiniz” der.
* * *
Şeyh İbrahim’le musahibi Ali Seydi, Salıcık’tan gelip Mezirme’ye giderlerken gedikte dinlenmeye koyulurlar. İğdirli çoban Mustafa sürüsüyle oraya gelir, sohbete başlarlar. Bir süre sonra çobana “Şu kara koyunu sağ ki bir ekmek yiyelim” derler. Çoban o koyunun yıllardır kısır olduğunu söyler, yine de sağmasını isterler, koyundan süt çıkar ve süte ekmek doğrayarak birlikte yerler. Oradan ayrılırken çobana, bir sorunu olduğunda “Ali Seydi, Şah İbrahim” diye çağırmasını söyleyip, gözden kaybolurlar. Yıllar sonra çoban kendi köyünden nişanlanır. Bir gün nişanlısı hastalanır, aklına pirler gelir. Sazını alıp şu deyişi söyler:
Verdiğiniz ikrarın günleri geldi
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş
Yer göğ dua ile hem karar kıldı
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş
Dar günümde gelecektiğz carıma
Kurt ile kuş dayanmıyor zarıma
Beni hasret koyman nazlı yarıma
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş
İmdat Muhammet’ten Ali’den çare
Bir merhem edin ki sağıla yâre
Yoktur bir amelim yüzlerim kara
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş
İğdir evliyası güçlü kuvvetli
Kerameti boldur hem mucizatlı
Ben darda kalmışım yetiş Bozatlı
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş
Mulla Mustafa der kendi kanında
Sözü geçgel imiş Hakkın yanında
Zülfikar’ı karar eyle kınında
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş
Bir de bakarlar ki, iki ihtiyar çıkageldi. İhtiyarlar, “Bu ne kalabalık böyle?” diye sorarlar. “Zavallı çoban Mustafa’nın nişanlısı ölüm döşeğinde” diyen halk ağıt figan eder. İhtiyarlar, orada bulunanlara hastanın çevresinde halka olmalarını söylerler. “Biz dua edelim siz ‘Âmin’ deyin” derler. Yaşlı olanı dua eder, halk ağlaşıp sızlaşarak Allah’a yalvarır. Mustafa’nın nişanlısı iyi olur ve halkın ızdırabı diner. Bu mucizatı gören Mustafa ihtiyarların ellerine sarılır öper, öper...
“Şah İbrahim’in belini verdiği taş” olarak kabul edilen gedikteki taşın üzerine, buradan gelip geçenler çevredeki taşları toplayıp ata ata bir tümsek oluşturulmuştur. Buraya gelenlerin tümseğe taş atması gelenekselleşmiştir. Yaya yolun terk edilmesi ile birlikte “düşek” olarak anılan gedik, gidilmeyen bir yer konumuna düşmüştür.
11. Vayloğ Dede:
1895 yılında Ballıkaya’da doğan Mustafa Tuna, Şeyh İbrahim Ocağından Deli Mürteze’nin oğludur. Vayloğ Dede adıyla tanınmıştır. “Vayloğ” sözcüğü ile ilgili olarak şöyle bir olaydan söz edilir:
İğdir köyünden Cıllışın Hürü adlı kadının oğlu İsmail silâhaltına alınmak üzere yakalanmış ve Keban’a götürülmektedir. İsmail jandarmalar arasında giderken, anası da ardına düşmüş ağlayıp sızlamakta, döşünü yumruklayarak şöyle söylenmektedir:
- Vay looğ! Vay loooğ! İsmail’im vay loooğ! Kapı da kurulmadı vay looğ!
Evi köyün çıkışında bulunan Deli Mürteze’nin kapısından geçerlerken, kadıncağız zor zahmet yaptırdığı evinin kapısını bile taktıramadığını feryadına katarak dile getirmektedir. Kadıncağızın bu halini gören Deli Mürteze’nin oğlu Mustafa, kadına öykünerek döşünü yumruklayıp bağırmaya ve onların arkasından yürümeye başlar:
- Vay looğ! Vay loooğ!
İsmail, jandarmalar, Cıllışın Hürü ve Mustafa art arda köyün doğusuna doğru ilerlerler. Kadın feryat ederken Mustafa da öykünmesini sürdürmektedir. Bu olaydan dolayı Mustafa’nın adı “Vayloğ” olarak kalır. Dedeliğinden dolayı da zamanla Vayloğ Dede denilir.
Başkalarının düşüncelerini okuma, gaipten haber verme gibi konularda mucizeleri olduğuna inanılır. Herkesle içli dişli olması, babacan davranışları ve ünlü “İçindeki babayı çıkar” deyimini kullanması ile tanınır. Çocuğu olmayan birçok kadının onun duası ile çocuk sahibi olduğuna inanılır. Çocuklarda, onun sakat gözü ve parmağı ile divanelik özelliklerinin görüldüğü bilinir. Bu çocuklara “Vayloğun Nazarlaması” adı verilir.
1972 yılında vefat etmiş, Orta Mezarlığa konulmuştur. 1986’da vefat eden yeğeni Divana ile 1991’de vefat eden yeğeni Satı Özerol’un mezarları, mezarının sağ yanına kazılmıştır. Sivaslı Zeynep Bakır adlı kadının Divana Abidin’i rüyasında görmesi üzerine üç mezarın üzerine bir bina yaptırmasından birkaç yıl sonra oğlu, iki dedenin mezarını köyün yakınındaki tarlasının başına taşımış, taliplerin desteği ile türbe haline getirmiştir. Hem mezarlar, hem de ocağı anılarak ziyaret edilir, kurbanlar kesilir.
Otuz yıl önce vefat etmesine karşın, halk arasında Vayloğ Dede’nin hakkında birçok olay anlatılır. Söylence boyutundaki olaylardan bazıları yaşayanlarınca anlatılmıştır.
* * *
Denizli’de yıllardır çocuğu olmayan bir kadının rüyasına girer; “Adım Vayloğ, Hekimhan’ın Mezirme köyündenim. Bir oğlun olacak ve ocağıma geleceksin” der. Bir zaman sonra hamile kalan kadın rüyasını kocasına anlatır, birlikte trenle Hekimhan’a gelirler. Mezirme’yi ve dedeyi sorarlarken kadın uzaktan onu görür, “İşte rüyamda gördüğüm dede!” diye kalabalığın içinde tanır. Yanına vararak elini öper. Vayloğ Dede “ben de sizi bekliyordum” der. Kadın yeniden dedenin elini öper. Birlikte köye giderler, bir kurban alıp keserler. Ertesi yıl da çocuğu kucağında üçü birden dedeyi ziyarete gelirler, çocuğu dedenin kucağına koyarlar. Yani kirve tutarlar.
* * *
Arguvan’ın Halpız köyünde cem yapılması için Vayloğ Dede’yi çağırırlar. Arapgirli Boyacı Karabet de köyde Abidin adlı birinin konuğudur. Cem yapılacağını öğrenen Karabet, “Ben de katılsam” der. Abidin, “Bırakmazlar, yerin hazır, uykun gelirse yatarsın, biz geç gelebiliriz” der ve ailece ceme katılmaya giderler.
Karabet bir süre sonra yatar, ama bir türlü uyuyamaz. Derken zorla da olsa uykuya dalar ve rüyasında üç kişinin semah döndüğünü görür Sabahı zor eder ve erkenden kalkarak rüyasını Abidin’e anlatır. Abidin, “İçeriden bir çuval buğday al, dedenin yanına git” der. Karabet bir çuval buğday sırtlayarak dedenin bulunduğu eve gider. Erkenden kalkmış olan dede kahvaltı etmektedir. “Dede bir ‘Allah Allah’ de” diyerek karşısın geçip dara durur. Dede dua eder, sonra da bir lokma alarak Karabete uzatıp şöyle der:
- Al, bu da semah dönen o üç sofunun olsun!
Karabet lokmayı alır, dedenin elini bir kez daha bir kez daha öper...
* * *
1965 yılında sağlık ocağı yapılıncaya kadar Ballıkaya’daki sağlık evinde sağlık memurluğu yapan İğdir köyünden Rıza Aydoğdu’nun beyaz bir atı vardır. Bir gün atına binmiş Hekimhan’a giderken Bağırsak Deresi’nde Vayloğ Dede’nin yaya olarak gittiğini görür, aldırmadan da yanından geçip gider. Biraz ilerledikten sonra dedeye ata binmesini teklif etmediğine pişman olur. Ancak, utandığından geri dönemez, atını Hekimhan’a doğru sürer, gider. Hekimhan’a vardığında camiye yakın bir yerde bulunan çeşmede dedenin elini yüzünü yıkadığını görür.
* * *
Işlaman (Işıklı) köyünden Hemögün Garip yola yakın bir tarlada çift sürmektedir. Çanakpınar köyüne giden Vaylog Dede, yoldan geçerek selamsız sabahsız uzaklaşır. Akşama doğru geri döner. Dedenin geldiğini gören adam öküzleri boyundurukta bırakıp doğruca yola koşar, dedenin ellerini öpmeye çalışır.
- Dede, kurban! Ben sana ne yaptım ki selam vermeden gelip geçtin?
Dede sertçe elini çeker:
- Git! Hem Gece elin keçisini çalar, kavurma yapıp dürümünü beline sokup getirirsin, hem de benden selam mı beklersin!.. Senin içindeki babayı …kerim!
Adam yalvarır yakarır, ayaklarına kapanır dedenin. Hırsızlığa da tövbe eder.
Gerçekten de adam o gece komşusunun keçisini çalmış, kavurma yapmış, kavurma dürümünü de öğle yemeği için beline sokup getirmiştir.
SONUÇ:
Ballıkaya köyü, Karadirek, Pabuç ve Ocakzade dedeleri ile özdeşleşmiş, bu yönüyle Hekimhan-Sivas-Arguvan üçgeninde merkezi bir özellik taşımaktadır. Dedelik kurumunun Anadolu’da önemli bir merkezi olan Karadirek; Suriye’den Karadeniz’e, Malatya’dan Denizli’ye kadar birçok yerde talibi bulunan sayılı ocaklardan Şah İbrahim Veli Dergâhı olarak işlevini sürdürmektedir. Hem bu dergâha hem de Ballıkaya’da bulunan diğer ziyaretlere gelenlerin büyük bölümü, hastalıklarının iyi olması amacını taşısa da, gelenekselleştirerek ziyaret edenler de vardır.
Bilimin ve teknolojinin gelişmesi karşısında bazı ziyaret yerlerinin terk edilişi, önümüzdeki on beş yirmi yıl içinde, bazı toplu ziyaretlerin dışında birçok ziyaretin de terk edileceğini şimdiden göstermektedir. Bazı ziyaretlerin bulunduğu yerlerde dernekleşme ve benzeri örgütlenmelerle gelenlere karşı özendirici çalışmalar yapılmakla birlikte; halkımızın Ballıkaya’daki ve diğer yerlerdeki ziyaretlere, kendi kültürünü yaşatma zorlamasıyla gittiğini söylemek pek de yanlış bir değerlendirme olmayacaktır. Ballıkaya, modern görünümü ve toplumsal ilerici-yenilikçi yapısına karşın kendini bu gelenekselleşmeden kurtaramadığı gibi bazı temel sorunlarının çözümü konusunda duyarsız kaldığını söylemek de yanlış olmasa gerek.
Halktan bazı kişiler ziyaret olayını gelenekselleştirdiğinden ziyaretler hala sürmektedir. Ziyaret olayı hem psikolojik rahatlama, hem de toplumsallık yönünden önem taşımaktadır. Ulaşımın kolaylaşmasıyla birlikte değişik yerlerden gelen insanlar, yıllardır birbirlerini görmeyen akraba ve arkadaşların birbiriyle görüşmesi, yeni dostluk ve akrabalık ilişkilerinin kurulması da birer gerçektir.
SÖZLÜK:
Abdulvahap: Battalgazi zamanında yaşamış, mezarı Elazığ-Baskil ilçesinin Kale köyünde bulunan bir evliya olduğuna inanılır.
Adak: Kurban
Alıç: Kırsal alanda yetişen, çok çekirdekli bir yabani meyve.
Ali Seydi: Ali Seydi Sultan, Kızıldeli adlarıyla anılan pir, evliya.
“Allah Allah” demek: Dua etmek.
Amel: Bir kimsenin dinin buyruklarını yerine getirmek için yaptıkları.
Anık: Kekik, baharatlı bir dağ bitkisi.
Asa: Dervişlerin güç işleri başarmak için kullandıkları değnek.
Baba: Mürşitlik aşamasına erişmiş derviş.
Bekir: Bektaş adlı olanların bazılarına edilen hitap.
Boyacı Karabet: Arapkirli, Ermeni; ip boyama ustası.
Bozatlı: Bozatlı Hızır; Hızır’ın bir unvanı.
Cafar: Cafer adının yerel söyleniş biçimi. Halk arasında, “Deli Cafar’ın sopası gibi”, “Deli Cafar gibi kollarını çemirlemiş” deyimleri yaygındır.
Car: Çeken, sürükleyen; burada yardım, imdat anlamındadır.
Cem: Alevi-Bektaşilerde toplu ibadet töreni
Cem Odası: Cemevi, cem yapılan yer.
Cıllış: Zayıf ve yaşlı anlamında takma ad.
Cöher: “Cevher’den gelir. Değerli, derde derman olan toprak anlamındadır.
Cöherlik: Cöher alınan yer.
Çeki: Yük ipi, yüke çekilen ip; 250 kilogramlık ağırlık ölçüsü.
Daloğ: İnce, uzun boylu, dal gibi.
Dar: Tarikatla ilgili törenlerin yapıldığı meydan ya da meydan odasının orta yeri;
Dar-ı Mansur (Mansur Darı): Mansur gibi asılma durumunda temsil edilen. Yol uğruna ölümü göze alma, asılmayı göze alma.
Daraba: Tahta bölme.
Delil: Tekkede törenlerin yapıldığı meydandaki mum çerağları uyandırmakta kullanılan balmumu fitil, bir tür çerağ.
Dergâh: Tarikat törenlerinin uygulandığı yapı, tekke.
Divana: Divane, abdal; saf ve temiz, kurnazlık düşünmeyen.
Dua: Hakka duyulan özlem, yakarı. Halk arasında, “Yer göğ dua üzerine kuruludur”, “Her şey gibi yaratılışın da temeli duadır” denilir.
Düşek: Evliya, ermiş ya da dedelerin konakladığı, simge gösterdiği yerlerdir. Daha çok yerleşimler arasındaki gediklerde bulunur.
Eymir: Arguvan’a bağlı büyük bir köy.
Erdebil: Safeviler’den beri İran’da önemli bir kent. Safeviler’in dinsel merkezi; Erdebil Tekkesi.
Fenk (Venk): Kilise; Halk arasında feng, fak, tuzak, çetin yer anlamlarında kullanılır. İğdir köyü derlememizde, Bizans-Ermeni yerleşim/ibadet yeri olduğu söylencelerle anlatıldı.
Geçgel: Geçersiz, zamanında gerçekleşmeyen.
Hakullah: Dedelere geçimlerini sağlamak için yapılan yardım. Para ya da mal.
Halpız: Dolaylı adını almış, bugün Arguvan’ın bir mahallesi olan köy.
Hırka: Yensiz, yakasız giysi (Yensiz yakasız gömlektir / Giyemezsin demedim mi - Pir Sultan).
İğdir: Adını İğdir boyundan alan Hekimhan’a bağlı bir köy.
İkrar: Ziyaret ya da adak için verilen söz. İkrar vermek, ikrar etmek.
İsyani: Asıl adı İsmail ELÇİOĞLU (1848–1944) olan Sivaslı halk ozanı.
Kara koyun: Kara, Hz. Fatıma’yı simgeler. Kara koyun ise, aykırı rengi/varlığı simgeler.
Keban: Cumhuriyetten önce Ballıkaya-İğdir köyleri Harput’un Keban ilçesine bağlıydı. Keban’da gümüş madeni çıkarıldığından halk arasında Gümüş Madeni adı verilmiştir.
Kendi kanında: Kan, rızk bölüştüren Mikail’in simgesidir. “Kendi rızkını sağlayan” anlamında kullanılır.
Keramet: Ermiş kimselerin gösterdiklerine inanılan, doğaüstü, şaşkınlık uyandırıcı durum.
Kerbela: Irak’ta bir kent; 12 İmamların üçüncüsü Hz. Hüseyin ve 72 yoldaşının Muaviye oğlu Yezit tarafından şehit edildiği yer.
Kısır cem: 12 hizmetin gerçekleştirilmediği cem töreni.
Kul Mustafa: Kul Mustafa’lardan hangisi olduğu kesin olarak belli değil.
Kurt Veli: Sivas/Kangal Soğukpınar (Mamaş) köyünde Şah İbrahim soyundan ocakzade. Kurt Veli’nin ocağı Kurt Dağı olarak da bilinir.
Kürün: Tahta ya da taştan hayvan yemliği ya da suluğu.
Lokma: Tekke yemeği, kurban yemeği; genellikle etli pilav yapılır.
Mestan Ali: Hekimhan’ın Başkavak (Mihail) köyünden olduğu söylenen, aynı köyden Âşık Vahap Alkan’ın babasının dedesi olduğu öne sürülen âşık.
Mezra: Ekenek, ekin ekilen yer; köyden küçük yerleşim birimi.
Mihail: Hekimhan’a bağlı Başkavak köyünün eski adı. Bizans-Ermeni dönemi yerleşim yeri olduğu bilinir. Maşatlık ve Kilise ve Gâvur tepesi denen tarihsel yerler vardır.
Mihrap: Meydanda gönüllerin yöneldiği tanrı; yönelinen yer.
Minayik: Kuyudere adını almış, Arguvan’a bağlı bir köy. Burada Zeynel Abidin Ocağı vardır.
Musahip: Arkadaşlık eden, sohbeti güzel olan. İkrar verecek, nasip alınacak erkek ve kadının (karı-koca) seçtiği kefil anlamında eş; yol arkadaşı, yol kardeşi.
Mucizatlı: Mucize gösteren; olağanüstü bir olay yaratan.
Mürteze: Murtaza adının halk arasında söyleniş biçimi.
Nazarlama: Benzeri, etkilenmiş anlamında kullanılır.
Nefes hakkı (Hakullah): Dua eden dedeye verilen para.
Niyaz: Dua, ziyaret.
Niyaz hakkı: Dua eden dedeye ya da ocakzadeye yiyecek ve yanı sıra havlu, çorap, mendil vb. şeyler verilir.
Ocakzade: 12 İmam soyuna bağlanan dede grubuna verilen ad. Şah İbrahim Ocağı, Ağuiçen Ocağı...
Ökünmek: “Öykünmek”ten; taklit etmek. Başkalarının davranışlarının aynisini yapmak.
Peribacası: Taşların yağış, rüzgâr gibi doğal etmenlerle çeşitli biçimler almasıyla oluşur. Orta Anadolu’da (Ürgüp-göreme yöresi) çok sayıda peribacası vardır.
Post: Dedelik makamı, dedelik hizmeti. Ayrıca 12 hizmet postu vardır.
Salıcık: Adını Salur boyundan alan (Salurcuk) Hekimhan’ın bir köyü.
Salmanlıoğlu: Suriye’den Toros Dağlarına kadar uzanan bölgede yaşayan bir aşiret. Bunların büyük bölümü Şah İbrahim Ocağı talibidir.
Sarıkaya: Taşı toprağı sarı, turuncu ve tonlarında olan bir yöre. Ballıkaya’nın eski evlerinin tamamına yakını buradaki taşlarla yapılmıştı.
Semah: Alevi-Bektaşi dinsel töreni, cemdeki dinsel oyun.
Sekiz direk: Sekiz, sekiz cenneti, sekiz kapısını, sekiz adımı simgeleyen sayı. Alevi-Bektaşi edebiyatında “Sekiz uçmak kapısı” olarak da adlandırılır.
Simsimi: Halk arasında üç etek diye anılan bir bayan giysisidir.
Sofu: Mürit, inanmış.
Sütleğen: Yeşilimsi beyaz (kül rengine yakın) yaprakları, süt-sakız gibi suyu olan bir bitki.
Şah İbrahim Veli: Safevi hanedanından şah-şeyh, Şeyh Cüneyt’in babası, Erdebil tekkesinin kurucusu olarak bilinir.
Şah Safi: Şah Safi, Safiyüddin İshak; Caferiye’nin ve Erdebil tekkesinin yönlendiricisi olarak kabul edilir.
Şah Veli: II. Şah Abbas’ın oğlu ya da kardeşi olduğu öne sürülür. Safevi devletinin yıkılmasıyla yüz tuttuğu dönemde Mezirme’ye (Karadirek’e) geldiğine ya da gönderiliğine inanılır. Hakkında birçok söylence anlatılır.
Şatıroğulları: Hekimhan-Sivas’ın yörelerinde bir boy ya da grup. Ballıkaya’nın çeki mezrası halkından bir bölümü Şatıroğulları’ndandır. Âşık Veysel’in de bu boydan olduğu söylenir.
Talip: Bir ocağa bağlı mürit, dede olmayan anlamlarında kullanılır. Şah İbrahim talibi, Sarı Saltık talibi, Dede Kargın talibi...
Tavşancık: Zeytin yaprağına benzer yaprakları bulunan, her yıl sürgün vererek yenilenen otsu bir bitki.
Vahap ALKAN: 1937 yılında Hekimhan’ın Başkavak köyünde doğan ve halen Almanya’da yaşayan âşık. Oğlu Behlül Alkan da kendisi gibi çalıp söylemektedir.
Vay loğ: Feryat, ünlem. Erkeklere karşı “loy”, kadınlara karşı “ley” biçiminde ünlenir. “Loy” bazen “loğ” olarak da söylenir.
Yayılmak: Otlanmak, ot yemek (hayvanlar için).
Yusup: Yusuf adının yerel söyleyiş biçimi.
KAYNAKÇA:
1. Adnan IŞIK: “Malatya 1838–1919” , Kurtiş Matbaacılık, İstanbul 1998.
2. Esat KORKMAZ: “Ansiklopedik Alevilik-Bektaşilik Terimleri Sözlüğü”, Ant Yayınları, İstanbul 1994.
3. TDK: “Türkçe Sözlük”, TDK Yayınları, Ankara 1983
4. Rafet YİNANÇ - Mesut ELİBÜYÜK: “Kanuni Devri Malatya Defteri (1560)”, Gazi Üniversitesi Yayınları, No: 31, Ankara 1983.
KAYNAK KİŞİLER:
ADI-SOYADI DOĞUM YERİ-YILI ÖĞRENİM DURUMU
1. İbrahim EROL Hekimhan-Ballıkaya–1939 İlkokul
2. Vahap KARADAĞ Hekimhan-Çanakpınar–1333 Okuryazar
3. Celal MERT Arguvan-Alhasuşağı–1927 İlkokul
4. Hasan ÖZEROL Hekimhan-Ballıkaya–1934 İlkokul
5. Satı ÖZEROL Hekimhan-Ballıkaya- (1328–1991) Okuma yazma yok
6. Tamam ÖZEROL Hekimhan-Ballıkaya–1952 Okuryazar
7. Süleyman ÖZTÜRK Hekimhan-Ballıkaya–1333 İlkokul
8. Gülay ŞAHIN Hekimhan-İğdir–1917 Okuma yazma yok
9. Murtaza TAKMAZ Hekimhan-Başkavak–1937 İlkokul
10. İlyas TUNA Hekimhan-Ballıkaya–1934 İlkokul
11. Hamza YALÇIN Hekimhan-Ballıkaya–1942 Ortaokul