top
logo

English Arabic German Turkish Persian

Tezkire-i Seyh Safiyyüddin (3) PDF Yazdır E-posta
Pazar, 28 Ekim 2007 00:06

Beyt: Fânî olur dünyelüler haşmeti
(21a)        Eksük olmaz ehl-i dînün devleti           
“Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm; ve bihi neste‘îynu elhamdulillahi rabbil-‘âlemîn ve’l-‘âkıbetu li’l-muttakîn ve’s-sâlâtu ve’s-selâmu ‘ale’l- meb‘ûsi bi’l-hakkı Muhammedin ve âlihî ecma‘în emmâ bâ‘d kâle resûlullâh sallallâhu ‘aleyhi ve âlihî ve sellem eş-şerî‘atu akvâlî  ve’t-tarîkatu ef‘âlî vel-hakîkatu hâlî”224.  Ey tâlib, bilgil ki yola varmaga ve maksûda irmege üç neste gerekdür. Evvel şerî‘at, ikinci tarîkat, üçünci hakîkat. Bil ki şerî‘at Hazret-i Peygamber’ün akvâli ve ahkâmıdur dîn içinde ve tarîkat ef‘âlidür Hakk yolında ve hakîkat ahvâlidür yol varmakda ve yol varmaga ve maksûda irmege.  Bu üç neste gerekdür dervîşe vâcibdür ve lâ-büddür kudreti yitdükçe işleyüp pîşe idine tâ kim hakîkatden ki Hakk Te‘âlâ’nun hazânesidür kapu açıla sa‘y-ı kudreti envârdan (21b) ve esrârdan ala  ve tenrisiyle bilişe yâd olmaya. İmdi ey tâlib Hakk ile âşinâ olmaga evvel şahs kendözin bilmek gerek nite kim Hazret-i Emîrü’l-müminîn ‘Alî ‘aleyhi’s-salât ve ‘aleyhi’s-selâm sad kelimede buyurupdur ki: “Men ‘arefe nefsehu fekad ‘arefe rabbehu””225 ve ma‘rifet-i  nefs dahi mevkûfdur riyâzete ve riyâzetün aslı iki nestedür: Birisi terk-i kelâmdur ve birisi terk-i ta‘âm. Bu ikisinün dahi aslı ‘uzletdür ve ‘uzletün aslı dünyâ mahabbetinden el çekmekdür ve Hazret-i meşâyih muna makâm-ı terk dir ve ehl-i vahdet eydür: Terk kendüyi ortada görmemekdür. Ya‘nî varlık Hakk’un bilmekdür ve Hazret-i Şeyh muna makâm-ı ma‘rifet dir ve her kim ki bu makâma irür hayvân mertebesinden çıhar insân mertebesine girer ve bu makâmda muvahhid-i kâmil olur. Pes Ey dervîş; mâ-lâyâ‘nîden giçmek gerek (22a) ve bir ‘amel itmek gerek a‘lâ makâma iresin. İmdi ol ‘amel-i sâlihdür ki tâlibi matlûba irişdürür ve ‘ilm onun şartıdur; “kâle Allahu Te‘âlâ ve’l-‘amelu’s-sâlihu yerfa‘uhu”226. Ey tâlib-i Hakk çünki ‘amel-i sâlih derece ziyâde olur. Bu makâma Hazret-i Şeyh rahmullah makâm-ı tarîkat dirler ve ehl-i tarîkatun ‘ameli on nestedür. Evvel Hakk Te‘âlâ talebidür, cân u gönülden maksûd hamu riyâzet çekmekden ve mücâhededen murâd Hakk Te‘âlâ’yı bulmakdur ve bulmak istemekden sonradur. İkinci mahabbet  kılmakdur. Yol varmış kimseler ile ki yol ehline mürîd ve muhib olmak. Üçüncü ihlâs ile ve irâdet ile yola vara ki irâdet  yol varanun merkebidür, eger merkeb  kavî olsa yol dahi yigin alınur ve maksûda tîz yitişür. İllâ merkeb za‘îf olsa yolda kalur, belki helâk olur. Dördünci yol erine mutî‘ olmakdur tâ kim yolı dogrı vara, bile her ne (18b) iş işlerse dünyâdan ve âhiretden yol erinün rızası ile işleye. Bişinci, eger mürşidi cem‘i libâsın ve meskenin giydürmeye lâzım olsa hamusın anun huzûrında terk ide. İllâ mâl-ı ebed kadri duta kim dünyânun artugı  yol varmaga mâni‘dür illâ bi-mikdâr mâl-ı ebed. Altıncı Hakk’dan korhmakdur ya‘nî mürîd gerekdür kim müttekî ola ki Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya mutâba‘at itmegün evvel şartıdur ya‘nî dogru sözlü ola ve dogru işlü ola ve helâl lokmalu ola ve şerî‘atı ‘azîz ola ki şart-ı İslâm’dur ve her neste ki yolda feth-i küllî ola  Hazret-i Peygamber’e ve e’imme’-i ma‘sûmîn ma‘sûmîne mutâba‘at  kılmakdan ola . Yedinci az söylemekdür egerçi hayır dahi olsa zîrâ ki çoh söylemek ma‘rifet nûrın söndürür. Sâhibini yolda koyar. Sekizinci mürîd ve sâlik az yimek gerek ki sebük ü çâbük ola tâ yolı tîz ola ve çok yimek  (19a)  yakîn nûrın söndürür ve dokuzuncı az uyumak gerek ya‘nî mürîd gerek ki Hakk yolında uyanık ola meger zarûret ola ama uyhuyu def‘ itmek gönülden kayguyı giderür ve perdeyi gözden götürür. Onıncı ‘uzletdür halkdan, ya‘nî  halkla karışmak sermâyeyi tükedür. Ey tâlib, bu on neste ki zikr olındı tarîkat ‘amelleri ve ‘alâmetleridür ve bu yolda hikmet çohdur ve bu on neste bi’l-külliye meşâyih hidmetinde bir kimse isbât göstere ‘âkıbet  hakîkat kapusı ana açıla Hakk Te‘âlâ ‘inâyeti ile ve eger bu cümleden biri eksük olsa maksûda irmeye ve ehl-i hakîkatün dahi ‘ameli  on nestedür. Evvel ol kim Tenri Te‘âlâ’ya irişmiş ola ve ma’rifet hâsıl itmiş ola bilmiş ola ve görmiş ola ikinci kimse ile sözi ve kelicisi olmaya ve ferâgati ola dostlukdan (19b) ve düşmenlikden, ikrârdan ve inkârdan hamu halka bir göz ile baha ve kendözini hamudan eksük bile. Üçinci halka ve âdemlere şefkat ve nasîhat kıla ve kadr eyleye edeb ile  tâ ki onlar dahi yola heves kılalar, ezmeyeler ve cânavarlara dahi râhat ve menfa‘at degüre ve ihsânı ‘âm ola eger bir karınca dahi olsa. Dördünci ehl-i tevâzu‘ ola âdemîleri ‘azîz göre ve ‘izzet ide her birine hürmet kıla hakîr dutmaya . Beşinci rızâ ve teslîm ile muttasıf ola ya‘nî Hazret-i Hakk Te‘âlâ’nun kazâsına râzı ola ve belâlaruna sabr eyleye. Ceza‘ ü feza‘  itmeye ve hîç bir nev‘ ile inkâr ve i‘tirâz kılmaya ki Hazret-i Hakk Te‘âlâ sabırlu kullarunı sever ki “İnnellâhe mea‘s-sâbirîn”227 dimişdür. Altıncı tevekkül kıla cihân esbâbına meşgûl olmaya meger fukarâ maslahatı içün ola ancak kendü nefsi içün dürüst ise ve eger (20a) vech-i  helâl(i) kuvvetlü ola terk ide ferâgat ve âzâd ola. Yedinci tahammül kıla ya‘nî halkdan incinür olsa sabr ide girü ‘ıvaz itmeye niçün ki Hakk Te‘âlâ göre yer yerine getürür. Sekizinci halkdan tama‘ın üzmiş ola ki tama‘ ümmü’l-habâyisdür ki  tama‘dan çoh fesâdlar hâsıl olur. Dokuzıncı  kanâ‘at ide gayb rızkına, inana. Hakk-ı Subhânehü Te‘âlâ hâline muttali‘ idügin bile rızk içün gussa yimeye. Hâl İyesi hâli gözedür ki kullaruna rızklar kısmet kılur. Onıncı sâbitul-kadem ola ki mukîmdür. Hâline tilvindin çıhar dâyimâ zevk ü şevk içinde gider, girü dönmez ve eksilmez. Eger dönecek olursa bil kim dahi Hakk’a irmemişdür. Zîrâ ki Hakk’a iren kişi bu ‘âlemden degül ve hakîkat ehlinün ‘alâmetleri bu on nestedür. Her kimde bu ‘alâmetler ola, mübârek mürîd olur. Ey tâlib, bilgil kim mübârek (16b) kişi seyrün ilallâh ve seyrün fillâh temâm itmedin bu ‘alâmet, bu sıfât anda zâhir olmaz. Ey tâlib, bilgil ki hamu sâliklerün maksûdı ma‘rifetullâhdur ki hem yine Allah nûrıyla hâsıl olur likîn ibtidâi sülûkda sâlik-i evvel kendü hissi ile vardur. Ondan sonra ‘akl ile vardur ki Hazret-i Peygamber sallallahu ‘aleyhi  ve sellem buyurmuşdur ki: “El-‘aklu nûrun fi‘l kalbi yuferriku beyne’l- hakk ve’l bâtıl”228. Ya‘nî ‘akl bir nûrdur ki gönülde fark ider hakkı bâtıldan. Muna ‘akl-ı ma‘âd dirler bu ‘akıldan akl-ı ma‘âşe yol varmaz. Onun içün ki dünyânun ‘imâreti ve harâbı ‘akl-ı ma‘âş iledür ve ‘akl-ı ma‘âşı kendü şugllerinden kesmeyince ‘akl-ı ma‘âda yol varmaz. Ondan sonra ‘akl-ı ma‘âd bu yola vardı, ‘âciz oldı ammâ Hazret-i Hakk Te‘âlâ lutf ider kulına kendü nûrından bir nûr gönderür hidâyet ider kim ol nûrla seyr ider. Hakk Te‘âlâ ma‘rifetine (17a) irişür ve sırr-ı hilkat dahi budur ki âdem ma‘rifet makâmına irişe ve Dâvûd Peygamber ‘aleyhi’s-selâm münâcâtında didi ki: İlâhî! Halkı ne içün yaratdun? Hakk Te‘âlâ vahy itdi ki: Men bir gizlü genc idüm, diledüm ki bilinem. Halkı yaratdum ki kendü nefislerin tanıyalar. Mazmûn-ı hadîs-i kudsîdür ki “Kuntu kenzen mahfiyyen fe ahbebtu en u‘rafafe halaktu’l halka”229. Ammâ bil ki  bu mertebe müyesser olmaz. İllâ yol varmış kişi ile sohbet eyleye kim Allahu Te‘âlâ’nun ol kimsededür ‘Îsâ nefeslüdür ve Hızır sıfatludur ekber (ü) a‘zâm derdlülere dermândur ve murâdı Allâh’dur. İstegil anı ki Tenri’ye iresin. Yohsa  mahrûm kalursın ne‘ûzu billah minel-harmân ve ol kişiden nûr almaga çoh hidmet ve çoh riyâzet ü mücâhede gerek tâ mürîd olmaga lâyık ola. Eger yüz yıl mücâhade çekse ol menfâ‘ate irmeye meger kim ol kişinün bir sâ‘at sohbetinde buluna. Hazret-i Şeyh rahmu’llâh  buyurdı ki: İmkân yohdur ki mürşid-i kâmil olmayınca (17b) tâlib maksûda ire meger ki nâdir ola. Hazret-i Hakk Te‘âlâ fazl ide, bir kula irşâd kıla mürşidün nûr-ı ma‘rifetine  irişe. Ammâ çoh kişi vardur ki mürşide irişür ve mürşidle sohbet ider ammâ fâ’ide bulmaz. Ol iki vechdendür yâ budur ki isti‘dâdı yohdur ya‘nî arılıgı ve riyâzeti yohdur yâhûd tâlib degildür Hazret-i Hakk Te‘âlâ ile bilişmege  ve onun gönline dünyâ mahabbeti dolupdur. Dünyâda ve âhiretde mahrûmdur ve Allâh bir nûrdur ki nihâyeti yohdur. Yuharu ve aşaga degüldür, öni ve ardı ve sagı ve solı yohdur ya‘nî hîç ciheti yohdur. Denizdür ki dibi ve kenârı yohdur. Cemî‘-i mevcûdâta  muhîtdür ya‘nî ‘âlemdür nitekim Hazret-i Hakk Subhâne ve Te‘âlâ buyurupdur:“Elâ innehum fî miryetin min likâ-i‘ rabbihim elâ innehu bi-kulli şey’in muhît”230 ve ‘ilm ile muhîtdür ki külli eşyâda “ ve innellâhe kad ahâta bi-kulli şey’in ‘ilmen”231 hîç zerre‘-i  (18a)
 mevcûdâtda yohdur ki anda Allah nûrı olmaya. Ya‘nî küllî eşyâyı kaplayupdur kudreti ile ve ‘ilm ile. Velî senün gözün açulmayupdur ki göresin ve eger sabr idüp riyâzet ve mücâhede idersin ümîddür ki irişesin ve bilişesin ve bu ‘ilm ile irmege kurb  dirler. Her kim bu kurba irmedi henüz Allah’dan bî-haberdür ve bî-nasîbdür. Anlar ki bu kurba irdiler ve bu kurbdan haber virdiler her gün her sâ‘at müşâhede içindedürler ve zevk u şevk içindedürler. Allah nûrıyla Hazret-i Muhammed Mustafâ kimi ve Hazret-i ‘Îsâ kimi ve Hazret-i Mûsâ kimi ‘aleyhimü’s-selâm dâyim halvet severler idi. Eger cemâ‘at içinde dahi olur ise gönülleri Hakk Te‘âlâ ile halvetde olur idi ve edeb ile teprenürler idi ve ayag uzatmazlar  ve pehlû  yire  koymazlar bir sâ‘at gâfil olmazlar dâyim Hakk ile hâzır (14b) olurlar ve utanurlar hamu neste Hakk Te‘âlâ’nun ‘azameti  katında bir katre mikdârınca görürler belki dahi kemter. Pes iy tâlib, bu kurba hiss (ü) ‘akl irmez velâkin Hakk Te‘âlâ’nun hidâyeti nûrı ile irişürler. İnsân makâmınun hakîkatı bu kurbı bilmekdür ve bu yoldan maksûd budur ki menzile iresin mâdâm ki sen sini göresin muhaldür ki sen Allah’ı göresin. Âmmâ çün sen sini tanıdın Allah’ı  tanıdın ve kâmil-i balîg oldın  ve sâhib-i halvet oldun ve Süleyman-i vakt oldun imdi bu makâma irmege kat‘  iylemek gerek. Her nestenün sevgüsin gönülden cârûb çalmak gerek ve Hakk’dan ayrugın süpürüp gidermek tâ hadd tozın dahi silmek gerek dünyâdan ve âhiretden. Çoh namâz ve çoh oruc ile sen yola varmazsın zîrâ ki yolınun hicâbları  ikidür, budur:  Kimisi (15a) nûrânidür ve kimisi zulmânîdür. Her birisi lâ-büddür ki göresin ve giçesin hansısında durursan mahrûm kalursın. Maksûda irmege mâni‘dür bi-hasebi’l-vakt, bi-hasebi’l hâl cüst ü çâbük gerek sen ki süst olmayasın. Her neste ki bu yolda sini kâhil ü za‘îf ider seni yola varmaga koymaz, senün bütün oldur. Gerek mâl u câh olsun, gerek oruc (u) namâz olsun mecâlinde terk itmek vâcibdür. Riyâ ile olıcak vakt ola ki  hemîşe mescid içinde oturmak hicâb ola, onı dahi terk idesin ve munun kimi nesteler var  ise yolda hicâbdur. Onun içün dimişlerdür ki: Her ne iş ki işlersin mürşid-i kâmil icâzeti ile işle! Zîrâ ki her kişi kendü  bütin bilmez ve saymaz.  Ammâ mürşid sayar mürîdinün bütini. Zîrâ ki büt saymag, onun hakkıdur. Ey tâlib, çünki bildün ki Hakk’a irmenün evvel (15b) şartı terkdür, ya‘nî Hakk’dan gayrısın terk itmekdür. Zîrâ ki her kişide ki terk vardur yakın bilinür ki ol kişi ma‘rifete irdi ya‘nî Tenri’sin buldı ve her kişide ki terk yohdur ki ma‘rifete irmedi, dünyâ âhiret ne idügin bilmedi. Zîrâ ki bir kimseye bir nestenün ne idügin bilmeyince terk idemez ve terk itmeyicek mahrûm kalur. Zîrâ ki maksûd olan bi’z-zâtdur ve Allâhu Te‘âlâ anı celle celâalehu ve ‘amme nevâluhu  taleb kılan mâsivallahı terk itmek gerekdür. İmdi bilgil ki terk ma’rifetullâhdur ya‘nî  kelime-i şehâdetdür  kim nefy-i isbâtdur. Nefy-i isbât Hakk Te‘âlâ ma’rifetidür, ya‘nî her kim lâ ilâhe illa’llâh  dimekde mâl u câh mahabbetin terk itdi, nefy tarafın temâm itdi ve her kim lâ ilâhe illa’llâh dimek gönli nûrlandı, zevk (ü) şevk hâsıl oldı ve ma‘rifet müyesser oldı ve hâlikın buldı, (16a) isbât tarafın dahi temâm itdi. Ol kimseye tevhid hâsıl oldı ve cennet vâcib oldı. Zîrâ ki Hazret-i Resûl ‘aleyhi’s-selâm buyurupdur ki “men kâle lâ-ilahe illa’llâh hâlisen muhlisan vecebet lehu cennetün”232 ya‘nî meşâyih rahimullah lâ ilahe illa’llah kelimesiyle kendözin nefy itmek buyurdı. Şöyle ki kendü nefsin ortada görmemekdür ve lâ ilahe illa’llâh kelimesiyle Hakk’ı isbât kılmakdur. Kendü de şöyle ki ‘ayân göre ve bile nefy-i isbât ma‘nîsi kelime-i şehâdet dimişlerdür ve dahi ey dervîş, bilmek gerekdür bu yolda seyr ü sülûk ve cezbe-i Hakk vardur ve ‘urûc vardur ve bu üç nesteye meşâyihler ziyâde i‘tibâr kılmışlardur ve vâcibdür her birisin temîz eyleyüp yola giresin tâ bu yolda  maksûda iresin. Ammâ ehl-i tasavvuf eydürler ki: Seyr ü sülûk nefs dileklerinden ve nefs hevâsından geçmekdür tedrîc ile ve müşâhede-i (12b) Hakk(a) lâyık olmakdur ve nefs bir def‘ada mümkin değildür ki zebûn ola. Şol kadar meşakkat çeke ki seyrün fillâh ve seyrün ma‘allâh ‘ibâretdür ondan tamâm ola ve ehl-i vahdet eydür ki mürîd şol kadar seyr ide ki böyle vücûd birdür. Hakîkat ya‘nî ki vücûd-ı hakîkî Allah’undur ve bâkî vücûd, vücûd-ı hayâldür. Ya‘nî şol uluğım sayuğum kimidür hakîkati yohdur. Seyrün fillâh budur. Bu iki makâm olıcak hamu nestelerün aslın bulmış olur ve sırlarun duymış olur. Ne içün ki var oldı, vücûda geldi, gönül gözinden perde götürülmekle. Ammâ cezbe içün ehl-i tasavvuf eydürler kim: Cezbe-i Hazret-i  Hakk-ı Sübhâne Te‘âlâ mürîdün gönlüni çekmekdür yeründen kendüden yana. Ya‘nî râfet ü merhamet kılup seyügü bırahur bendesinün cânına ve ol sivgü ile ol tâlibün gönli yüz çevirür her nestenün sevgüsinden ve ol kimsenün gönlünde ne dünyâ ne mansıb ve ne câh kalur. Küllîsinden âzâd olur ve Hakk’a lâyık kul olur ve Hazret-i Hakk Te‘âlâ’yı kıble idünür, yüzin Hakk’dan yana çevirür ve Allah’dan gayrısına nazar eylemez nite kim Hakk Te‘âlâ buyurmuşdur: “Men kâne ma‘allâh kânallâhu ma‘ahu.”233 Ya‘nî her kim Allah iledür, Allah dahi anunladur. “Kâle Resûlullah Sallallahu ‘aleyhi ve âlihi ve sellem: Cezbetun min cezebâti’r-rahmâni tuvâzî ‘ameli’s-sekaleyni.”234 Ya‘nî Hazret-i Resûl buyurur ki: Bir kez kulun gönlüni çekmeklük kendüden yana rahmin berâberdür. İns ü cin ‘ameline dünyâda ve âhiretde bu cezbenün kul tarafından adı ‘aşkdur. Teveccüh küllî buluna Hakk’dan yana çünki mürîd ‘aşk makâmına irdi. Bir niçesi oldur ki ol mertebede kaldı ve girü dönmez, mertebe birle ‘âlemden sefer kılur. Bu makâmda ol kişi meczûb olur ve bir niçesi oldur ki girü kendözine gelür ve kendözin (13b) bilür. Bu makâma makâm-ı rücû‘ dirler ve yine girü anun içün gelür ki Hakk Te‘âlâ‘nun kulların Hakk yolına irşâd eyleye. Bu makâmda adı mürşid olur ve meczûb kişiye rücû‘ yohdur, irşâd itmege yaramaz. Anun içün ki  kendüden bî-haberdür kimseye fâ’idesi degmez. Ammâ ehl-i ‘urûca ehl-i tasavvuf eydür: ‘Urûc yuharu  çıhmakdur. Ednâ mertebeden a‘lâ mertebeye irmekdür. İmdi iy tâlib bilgil kim âdemî Hazret-i Peygamber’e inanursa ve cemî‘ haberlerine ikrâr u tasdîk kılur ise ihlâs-ı îmâna gelür. Adı mü’min olur. Anun rûhı cesedden  rıhlet idicek makâmı evvelki gökde olur ve eger ‘ibâdet dahi ziyâde eylese ‘ubûdiyyet mertebesine irer, adı ‘âbid olur. Anun ruhınun makâmı ikinci gökdedür ve eger dünyâdan bi-küllî i‘tirâz kılsa perhîz  itse adı zâhid olur. Anun ruhınun makâmı üçüncü gökde olur ve eger dahi (14a) sa‘y itse  ma‘rifet makâmına irer adı ‘ârif olur. Anun rûhınun makâmı dördünci gökde olur ve eger dahi sa‘y  itse mahabbet makâmına irer, adı velî olur. Onun rûhınun makâmı beşinci gökde olur. Eger dahi sa’y itse Hazret-i Hakk Te‘âlâ fazl itse mu‘cizât birle müşerref olsa nübüvvet makâmına irer adı nebî olur. Anun ruhınun makâmı altıncı gökde olur ve eger dahi sa’y itse Hakk Te‘âlâ Cebrâil gönderse ki kitâb ile  halkı Hakk’a da‘vet kılsa risâlet makâmına irer, adı resûl olur. Anun ruhınun makâmı yedinci gökde olur. Eger dahi fazl itse, kudret virse kim andan ilerüki şerî‘atı feth itse ve kendü şerî‘atın yortsa  halk üzerine ulu’l-‘azm makâmına irer, adı ‘azm ıssı olur. Anun rûhınun makâmı sekizinci gökde olur ve eger dahi ziyâde fazl itse hamu peygamberler üzerine (10b) efdal kalsa kim andan sonra efdal gelmese hâtem-i nübüvvet makâmına irer. Adı Hâtemü’n-Nebiyyîn olur kim Hazret-i Fahr-i ‘âlem Muhammed Mustafâ’dur sallallâhu aleyhi ve âlihi velehu ve sellem. Anun rûhınun makâmı imdi ‘arşdadur ve ‘urûc-ı insânî munda tamâm oldı. Ey tâlib merâtib mütefâvitdür insân içinde ve ‘âkıl kişi gerek kim tâkati kadarı sa‘y ide. Tâ ednâ makâmdan a‘lâ makâma irişe. Günden güne terakkî içinde ola. Her gün her sâ‘at kullıgın ziyâde ide. Zîrâ ki Hazret-i Resûl buyurmuşdur ki: “meli’s-tevâ yevmen fehüve ma‘bûnun”235.  Bu hadîsde çoh nazarlar vardur. Ammâ ma‘nî-yı zâhirîsi budur ki günden güne ‘ibâdeti ziyâde eyleye tâ haddi insâniyyet makâmına ire, hayvân mertebesinden kalmaya ve hayvân mertebesinde  kalmak yemek, içmek ve uyumak ve şehvet itmekdür. Eger bulardan artuk neste kılmazsan behâyimsin Hakk Te‘âlâ anlarun şânında (11a) buyurdı ki: “Ulâ’ike ke’l-en‘âmi bel hum edâllu sebilâ”236. Ol tâ’ife kim nefsini beslemek içindedür ayaglu cânavarlar kimi belki dahi kemter ve eger bu fi‘llerden dahi ziyâde ceng ve gazab itse mü’minlere mazarrat degürse birinci cânavarlardan ola. Bil ki dahi azgun ve eger bu zikr itdügümizden zişt fi‘lleri ve dahi mü’minlere hîle ile kalbluk eyleye ve yalan söyleye, şeyâtînden ola “ne‘ûzu bi’llah min zâlik”237 ve eger ‘azâb-ı nefsâniyyeden kendüsi nehy itdün ki ve menhiyyâtdan bi’l-küllî berî oldunsa ve emr olunan yirde durdun ise melâyiklerden oldun belki dahi eşref ve eger yiyesin ve içesin ve uyuyasın ve helâlden şehvet idesin. Ammâ kimseye zahmet görmeyesin. Belki mecmû‘ halka dogrı bahasın ve dogrı söyleyesin ve ne kim işlersin dogrılık ile işleyesin ve taleb-i (11b) ‘ilm ü ma‘rifet kılasın tâ kendüni bilesin. Andan sonra Allah’ı bilesin. Munun kimi kimesne âdemî olur. Ey tâlib-i âdemî, tâ behâyim ü sibâ‘ mertebesinden ve şeyâtîn ü melâyike mertebesinden ve menzilinden geçmeyince insân mertebesine irişmez ve bu mertebelerden geçüp insân mertebesine irdün ise isti‘dâd hâsıl kılmayınca rûhî izâfî ile zinde olmaz. Öyle olsa hayât-ı hakîkate irişmedi ve maksûdı hâsıl olmadı. Mahrûm kaldı. İmdi rûhî izâfî didigümizden murâd insân-ı kâmildür ve anun rûhıdur ve Hazret-i Hakk Subhâne ve Te‘âlâ bu rûhı kendüye izâfet kıldı. “Kavluhu Te‘âlâ fe izâ sevveytuhu ve nefahtuü fihi min rûhî”238. Şeyh Muhyiddîn-i A‘râbî rahmetu’l-lahi ‘aleyh Füsûs’unun evvel faslında kim âdem-i safî kıssasıdur, onda buyurur (12a) kim: Tasviyeden ‘ibâret isti‘dâddur ve nefha-i rûhdan ‘ibâret rûhî insânîdür ve bu rûh ile olmak mevkûfdur iki şarta: Evvel oldur ki tâlib ola.  İkinci isti‘dâd hâsıl kıla. Vaktâ ki bu iki  şart yirine gele, ehl-i îmân bu rûh-ı izâfî ile diri olur. İmdi ey tâlib, bilgil ki rûhî izâfî didigümizden murâd  Hazret-i Muhammed Mustafâ’dur sallallahu ‘aleyhi ve âlihi ve sellem. Her kim anun hazretine irişdi ve Hazret-i Resûl bu cihetden buyurdı  ki: “men reânî fekad reâ’l-Hak”239  ve dahi buyurdı ki: Her kim menüm ile bi‘at kıldı, Hazret-i Hakk Te‘âlâ’ya bi‘at kılmuşdur. Ey tâlib, Hazret-i Hakk’a ve Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya yahın olup irişmek ol vakt olur ki rızâlarında olasın ve buyurukların (8b) yerine getüresin. İmdi anlarun buyurdıgın yerine getürmek bilmekden sonra olur. Pes ma‘lûm oldı ki evvel bilmek gerekdür. Ondan işleye bilesin. Eger bilmezsen ‘âr itmeyüp bilenden sor. Tâ dogrı yola varabilesin ve kullarınun kullugı ol vakt sâbit olur ki sultân her ne  buyursa onda buluna tâ sultân katında makbûl ola ve müddet ile ona lâyık ola ve sultân ana hükm itdügin  ol dahi sultân icâzeti ile özge kullara hükm ide. İmdi her kul ki Sultân irüp görmek isterse evvel Sultân katında makbûl olan kula kendüni irüşdüre. Göresin tâ Sultân  Hazreti’ne makbûl ola “v’allahu’l-‘alemu bi’s-savâb”240. Fasl: Evvel bilmek gerek. Müslümânlık erkânında yol nedür? Ve yol gidici kimdür? Ve nice gitmek gerekdür? Zîrâ Hazret-i Hakk Te‘âlâ eydür: Cinnîleri (9a)  ve âdemîleri yaratdum. Tâ ki mini bileler ve mana ‘ibâdet eyleyeler ve dahi kendülerinün bendeliğine ikrâr ideler tâ ki Hakk Te‘âlâ kendülere tevfîk vire dogrı yola getüre. Zîrâ ki Hakk Te‘âlâ eydür: Bir kimseye ki men yol gösterem kimse anı yoldan irdüremez ve bir kimi ki men azduram kimün güci yeter ki dogrı yola getüre. Velî mesel ol degüldür ki tâ‘ate cehd eyleyesin ve hüccet dutasın ki yol göstermeyince men yola nice gideyüm diyesin. Bil ki  böyle dimeklik kişi yoldan azdurur. Zîrâ ki bende oldur ki ehl-i hüccet olmaya. Her ne işlerse ‘ilm ile işleye ve şerî‘ati bile. Çün bende yol bula Hakk Te‘âlâ ana tevfîk vire. Ondan  sonra bende üzerine on neste vâcib ola. Evvel cehd itmekdür tâ‘ate. İkinci ikrâr eylemek Hakk Te‘âlâ’nun vahdâniyyetine. Üçünci şerî‘ate vefâ eylemek. Dördünci her ne (9b) ki işleye ‘ilm ile işleye. Beşinci kendüyi bende bile. Altıncı Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı Peygamber bilmekdür. Yedinci şeytânı düşmen bilmekdür. Sekizinci emr-i Hakk anlamakdur. Dokuzuncı günâh işleri nehy itmekdür ve perhîz idüp sâlihler ile oturmakdur. Onuncı günâhdan istigfâr ide ve zâlimlerden perhîz eyleye. Ammâ zâhirde Hudâ’yı bilmek oldur ki bilesin ki gizlüde ve âşikârede Hudâ  birdür. Andan özge ki Hudâ yohdur ve ikrâr getürmek ve Hudâ   niyyetine oldur ki eyide ki: “Eşhedu enlâ ilâhe illallâhu vahdehu lâ şerîke lehu”241 ve şerî‘ate vefâ eylemek oldur ki Hudâ’ya tâ‘ati ziyâde idesin ve günâha tevbe eyleyesin ve dahi rızâ-yı Hakk’da olasın ve rızâ-yı halkda olmayasın ve kendüyi bende bilmek oldur ki kendözün za‘îf ü derdmend bilesin ve Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı (10a) Peygamber bilmek oldur ki onun sünnetini dutasın ve anun tarîki ile gidesin ve şeytânı düşmen bilmek oldur ki her neste ki Huda rızâsında olmaya ondan geçesin. Tevbe ve istigfâr idesin ve emr-i şerî‘at oldur ki ‘ilm-i şerî‘ati ne kadar gerekdür ögrenesin ve namâzun sûrelerin Fâtiha ve İhlâs ve Teşehhüd ve Tahâret böyle zâhir olur ki terki takip idüp bâkî ehl-i beyti  ‘aleyhimu’s-selâmları zikr itmeyedür ve farz u sünnetlerin öğrenesin ve oglanlaruna dahi öğredesin ve câhillerden kaçasın. Ammâ nehy bilmek oldur ki namâzı ve orucı be-resm-i ‘âdet eylemeyesin. İllâ şerî‘at ve Kur’ân ile şöyle ki Hakk Te‘âlâ buyurmışdur, iyleyesin Fasl: Çün bende-i mükellef dîn bâbında ve şerî‘atde bu kadar bile ve ‘amele getüre. Zâhir müslümân  ola çün şerî‘at kavl-i Resûl ve tarîkat fi‘l-i Resûl’dür. Pes gerekdür ki irâdet kademini tarîka basa ki fi‘l-i Resûl’dür ve dahi insâniyyet sülûkına (6b) cehd eyleye nitekim Hazret-i Hakk Te‘âlâ buyurmuşdur hadîs-i kudsîde mi‘râcda Hazret-i Resûl’e ki :Yâ Muhammed eşyâyı yaratdum insân içün ve insânı yaratdum kendüm içün ve insân dimek yâ Muhammed dimekdür. Zîrâ ki insân ‘âlem-i kübrâ ve ‘âlem-i sugrâdur ve ‘âlem-i ulvî ve ‘âlem-i süflîdür ‘âlem-i hayât ve ‘âlem-i memâtdur. ‘Âlem-i kübra âdemdür ve ‘âlem-i sugra hayvândur. ‘Âlem-i ulvî âdemdür ve ‘âlem-i süflî hayvândur. ‘Âlem-i hayât âdemdür ve ‘âlem-i memât hayvândur. Ve altı mâddenün iki mevzi’i var: Biri âdemdür ki insândur ve biri hayvândur ki adına hayvân dimişlerdür ve dahi âdeme ta‘yîn eylemişlerdür ve her âdemde ki havâss-ı behîme ola ol dahi hayvândur egerçi sûretde âdemdür ve ehl-i ‘irfânun ol sûrete i‘tibârı yohdur.Ve âdem dört nestedendür ki ana ‘anâsır-ı erba‘a dirler. Oddur sudur topragdur yildür murâd  hevâdur. Bu dört nesteyi dört kâ‘ide üzerine (7a) koymışlardur. Biri levvâmedür ve biri mülhimedür biri mutma’innedür. Munlarun her birinün merâtibi vardur. Odun adını emmâre kodılar, yilün adını levvâme kodılar, suyun adını mülhime kodılar, topragun adını mutma’inne kodılar. Ve emmâre oda nisbet zâlimdür ki Hazret-i Hakk Te‘âlâ buyurmışdur ki: “innen-nefse le’emmâretün bi’s-sû’”242 ve dahi on havâssı vardur: Evvel cehl, ikinci hışm, üçünci bugz dördünci kahr, beşinci bahl, altıncı ‘isyân, yedinci kibr ve sekizinci kin ve dokuzıncı küfr, onuncı nifâk ve levvâmenün dahi on havâssı vardur. Evvel zühd, ikinci takvâ, üçünci vera‘, dördünci ‘ubûdiyyet beşinci namâz, altıncı oruç, yedinci hac, sekizinci ‘umre, dokuzuncı zekât onuncı cihâd. Ve mülhimenün dahi on havâssı vardur: Evvel ‘akl, ikinci hikmet, üçünci ‘ilm, dördünci vahy, beşinci ilhâm, altıncı hayr, yedinci kemâl, sekizinci fazl ve dokuzuncı  (7b) ihsân, onuncı sehâvet. Ve mutma’innenün dahi on  havâssı vardur zîrâ ki merâtibi topragdur ki andan hareket gelmez. Hazret emri ile teprenmez. Zirâ ki cennet anun üstindedür ve topragı Âdem-i safiyye nisbet iderler. Zîrâ ki icmâldür. Mufassal hâldür ve ‘alleme’l-esmâdur şöyle ki buyurdı: Bu nefs, rızâ-yı evliyâdur ve evliyâda cemâlât u kemâlat  ezel ve ebed zâhir olur. Anun dahi on havâssı vardur: Evvel ‘akl, ikinci sabr, üçünci ‘adl, dördünci insâf, beşinci rızâ, altıncı ‘ilm, yedinci hakîkat, sekizinci yakîn, dokuzuncı ‘ahd, onuncı vefâ. Kırk havâss onlardan zâhir olur ve topragun atası Hazret-i Emîrü’l-mü’minîn ve İmâmü’l-Muttakîn ‘Aliyyü İbn-i Ebî Tâlib’dür ‘aleyhi’s-selâm ve Ebû Türâb  anun içün dirler. Her  sâlik ki bu makâma irişe velâyet ü nübüvvet bir olur zîrâ ki velâyet ü nübüvvet (8a) birdür. Velâyet bâtın-ı nübüvvetdür ve nübüvvet zâhir-i velâyetdür. Velî bu mertebe insâna müyesser olur. Bu merâtib insânundur. Gerekdür ki şahs evvel kendözin bile ve sıfat-ı behîmeden kendüyi ayıra ve evsâf-ı zemîme hod sekizdür ve anun cem‘ine emmâre  dirler. Evvel od, ikinci kibr, üçünci bahl , dördünci kîn, beşinci şehvet, altıncı hıkd, yedinci haseda sekizinci gazab. Bunları sıfât-ı hamîdeye tebdîl itmek gerek ve ol sıfatlar budur ki: Evvel sehâvet, ikinci kanâ‘at, üçünci ‘ilm, dördünci tevâzu‘, beşinci sabr, altıncı tahammül, yedinci hilm, sekizinci mahabbet. ‘Âlem-i sugrâ ve ‘âlem-i kübrânun ma‘nîsin mundan dutmışlardur. Çün nefsinün rızâsı hâsıl ola anun tevellüdi çoh olur ‘ulvî vü süflî hayât u memât mundan ötürüdirler ki sıfat-ı şeytânî hâsıl olur. Ne‘ûzub’illah ol kimse mahrûm olur insâniyyetden (4b) girü kalur ol kimesne eger sûretde âdem dirler ma‘nîde hayvândur. Çün kim hayvândur yaradılmışdur ve dahi Âdem oglınun vücûdında od sekizdür: Evvel nâr-ı lisân, ikinci nâr-ı şehvet, üçünci nâr-ı cehl, dördünci nâr-ı hırs, beşinci nâr-ı gaflet, altıncı nâr-ı nazar, yedinci nâr-ı kibr, sekizinci nâr-ı batn.Ol nâr-ı lisân dâfi‘ olur zikr-i müdâm ile. İkinci nâr-ı şehvet def‘ olur tezvîc ile. Üçünci nâr-ı cehl def‘ olur ‘ilm ile. Dördünci nâr-ı hırs def‘ olur ölümin yâd eylemek ile. Beşinci nâr-ı gaflet def‘ olur aglamag ile, illâ Allâh korhusı ile. Altıncı nâr-ı nazar def‘ olur fikr-i dürüst ile. Yedinci nâr-ı kibr def‘ olur mücâhede-i nefs ile. Sekizinci nâr-ı batn def‘ olur açlug ile ve riyâzet ile. Munca tafsîl anun içündür ki şahs kendüyi bile tâ Hudâsın bile ki şâh-ı velâyet buyurmışdur ki “men arâfe nefsehu fekad  ‘arefe rabbehu”243  Fasl:: Ol neste ki tâlibe vâcibdür, üç nestedür: (5a) Evvel şerî‘at, ikinci tarîkat, üçünci hakîkat. Eger sorsalar ki şerî‘at nedür, tarîkat nedür, hakîkat nedür? Cevâb virgil ki: Şerî‘at kavl-i Resûl’dür ve tarîkat fi‘l-i Resûl’dür ve hakîkat hâl-i Resûl’dür. Ve şerî‘at terk-i şübehâtdur ve tarîkat terk-i isrâf-ı helâldür ve hakîkat terk-i rızâ-yı nefsdür ve taleb-i rızâ-yı Hakk’dur ve her kim bu üç nesteyi işleye mu‘îni sâdıkân-ı ehl-i hakîkat olur. Şerî‘at u tarîkat muhkem olur ve müslümânlıg a‘mâlini ‘ilme getürür ve dekâyık tarîkinde cârî olur. İdrâk ider nefsine edeb ile Hakk katında tamâm u kâ’im olur ve tâ güci yite Hakk yolına  sülûk ide ve eger Hakk Te‘âlâ farzında ve Hazret-i Peygamber sünnetinde noksân var ola yalan   söyler eger gökde uçarsa ana inanma ki sihr ider. Ve a‘mâl-i müslümânlıg biş nestedür. Evvel namâz penç vakt ve bir ay (5b) oruç ve zekât ve hac ve cihâd. Ve tâlib olana üç neste vâcibdür:Evvel hâmûşî, ikinci perde-pûşî, üçünci zehr-nûşî. Rivâyet-i Hazret-i İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık ‘aleyhi’s-selâm buyurmuşdur ki: Tarîkatun ma‘nîsi on iki nestedür: Evvel oldur ki sûfî kendüyi yir bile, ikinci ma‘rifet tohmın yire saça, üçünci şevk suyı ile suvara ve dördünci riyâzet oragı ile biçe, beşinci hidmet tınâbı ile devşüre, altıncı velâyet hırmeninde götüre, yedinci halvet sıgırı ile hurd ide, sekizinci sabr bili ile pâk ide, dokuzıncı ‘uzlet kûşesinde kuruda, onuncı yohluk değirmeninde ögüde, on birinci mahabbet tennûrında bişüre, on ikinci sehâvet sofrasında yidüre. Fasl: Silsilenâme-i Hazret-i Mürşid-i Kâmil mükemmelü’l-‘âlim âmilü’l-muhakkakü’l-müdakkik Kutbü’l-‘Ârifin Tâcül’l-millet ve’d-dünyâ ve’d-dîn Ebû’l-Muzaffer Ebû’l-Muzaffer Şâh Tahmasb Hüseynî Safevî (6a) Bahâdır Han “halledallâhu mulkehu ve sultânehu ve efâda ‘ale’l-âlemîn birrahu ve ihsânehu ve huve bin ebîhi”244. Sultân Şah İsmâ‘il “enâra’llahu burhânehu ve huve min ehihi Sultân ‘Alî pâdişâh bin Sultân   Haydar bin Sultân Cüneyd bin Şeyh İbrahim bin Şeyh Hâce ‘Alî bin Şeyh Sadrü’d-dîn bin Şeyh Safîyyü’d-dîn kuddise sırrahu min Şeyh Zâhid Ceylânî ve Şeyh Seyyid Cemâle’d-dîn-i Tebrizî ve Şeyh Şehâbe’d-dîn Âhirî ve Şeyh Rükne’d-dîn  Secâsî ve Şeyh Kutbe’d-dîn-i Ebherî ve Şeyh Ebû Necîbü’d-dîn Sühreverdi ve Şeyh Veche’d-dîn ve Şeyh Ahmed Bikrî ve Şeyh Muhammed Üsveddîne Verrî ve Şeyh Mümşâddîne  Verrî ve Şeyh Cüneyd-i Bagdâdî ve Şeyh Serîr-i Sakatî ve Şeyh Ma’rûf-i Kerhî ve Şeyh Dâvûd-ı Tâ’î ve Şeyh Habîb-i ‘Acemî ve Şeyh Hasan-ı Basrî ve hüve min Hazret-i Emîrü’l-mü’minîn ‘Aliyy-i İbn-i Ebî Tâlib ‘Aleyhis-selâm ve hüve min Hazret-i Seyyidi’l-Mürselîn ve habîb (2b) Rabbü’l-’âlemîn Ebû’l-Kâsım Muhammed Mustafâ sallallâhu ‘aleyhi ve âlihi ve sellem ve huve min Hazret-i Rabbi’l-âlemîn celle celâluhu ve ‘amme nevâluhu ve ‘azume şe’nuhu elhamdulillah Rabbi’l-âlemîn “et-tayyibîne et-tâhirîne bi-rahmetike yâ erhame’r-râhimîn”245. Fasl:  Neseb-nâme-i Hazret-i şâh-ı dîn-penâh Şâh Tahmâsb bin Şâh İsmâ’il bin Sultân Haydar bin Şeyh Cüneyd bin Şeyh   İbrâhîm bin Şeyh Hâce ‘Alî  bin Şeyh Sadrü’d-dîn bin  Şeyh Safîyyü’d-dîn bin Seyyid  Cebrâ’îl bin Seyyid Sâlih bin Seyyid Kutbe’d-dîn bin Seyyid Sâlihü’d-dîn Reşîd bin Seyyid Muhammed bin Seyyid ‘Ivazü’l-havâss bin Seyyid Fîrûz Şâh bin Seyyid Muhammed bin Seyyid Şeref Şâh bin Seyyid Muhammed bin Seyyid Hasan bin Seyyid Muhammed bin Seyyid İbrâhîm bin Seyyid Ca‘fer bin Seyyid Muhammed bin Seyyid İsmâ‘îl bin Seyyid Muhammed bin Seyyid Ahmed A‘râbî bin Seyyid Kâsım bin Seyyid Ebû’l-Kâsım Hamza bin İmâmü’l-Hümâm İmâm Mûsâ Kâzım salavâtullâhi ‘aleyhi ve âlihi ecma‘în  Bâb der-beyân-ı halîfe: Eger sorsalar ki ferzend niçe (3a) halef olur? Ve halîfe cem‘-i halefdür ve halef üç harfdür: hı, lam, fe. Hisâbü’l ebced üzerine yedi yüz  on ikidür ve imâm dahi on ikidür didi. Yedi yüz  yetmiş yüzi  var ve on iki şartı var ve on iki şartınun on iki hâsiyeti vardur. Gerekdür ki  hâsıl ola tâ ki ana halef diyeler. Eger bu şartları bilmeye, ana halef  dimek bühtân ola ve her kimse ki kendüye bühtân eyleye ‘akl u kemâli noksân ola ve halîfe olana yeddi neste vâcibdür. Evvel vahdet, ikinci hidmet, üçünci irâdet, dördünci imâmet, beşinci selâmet, altıncı devlet, yedinci vahdet oldur ki ikilikden giçe râstlar ile râstlık eyleye anun eseri vahdet(e)  ulaşmakdur ve hidmet oldur ki dîn kardaşlarınun ulusına ve kiçisine yeksân hidmet kıla anun  (3b) eseri tevâzu‘dur ve tekebbürligi terk itmekdür. Yohluk ve nîstlik göstermekdür. Îrâdet oldur ki mürşide îrâdet götüre. Anun eseri ‘aşkdur. ‘Aşkdan murâd ma‘şûk cemâline müşâhede eylemekdür. İmâmet oldur ki dîn yolına, dervîşe. Anun eseri dîn kardaşları ile hem-dem olmakdur. Ve selâmette oldur ki kendü dînini selâmet. Anun eseri hâslardan olup gayr ile sohbet itmemekdür ve melâlet oldur ki terk-i nâmus u âr idesin ve harâbat  kûçesinde harâb olasın ve terk-i ikrâr itmeyesin. Anun eseri  kûy-ı vefâda makâm dutmakdur ve devlet oldur ki gönüllerden haber viresin. Anun eseri ta‘allukâtı terk  eylemekdür ya‘nî her neste ki var dîn kardaşlarınun huzûrında koya ve anlarun murâdın vire murâdı Allah ola. (126b) Cevâb: Hazret-i Şeyh kuddise sırrahu’l-‘azîz cevâbında buyurdı ki mutavassıt  şundan ötürü maksemunbih oldı ki ‘ilmün şerefi vardur zîrâ ki ol iki nefsün ‘ilmine bu ‘alemdür ammâ ol ikiden her birisi kendü ‘ilmlerini bilür idi ve gayrisin bilmezler idi. Andan ötürü maksemunbih olan mutavassıt oldı nefs-i ‘âli ve nefs-i dâni olmadı. Bu mahalde Hazret-i Şeyh kuddise sırrahu bir mesel buyurdı ki: İskender-i Zü’l-karneyn seyâhat iderken maşrık tarafında bir deniz kenârına geldi ve İskender ilen mübâlaga leşker var idi ve dört yüz hakîm bilesince idi diledigüne bu denizün ol tarafından haber bile ve ol  denizün mikdârın bile. Hem ol dem bir gemi rast tertîblediler ve ol geminün içine âdem koydılar deniz yüzine gönderdiler tâ ki ol denizden haberiyle ve denizün mikdârın bir nice müddet gitdüginden sonra bir gemi gördiler, gelür. Bunlar dahı ol (127a) gemi yanına vardılar, haberleşdiler, biri birinün dillerin anlamadılar. Ol gemi alup İskender  katına getürdiler. İskender çün ol kavmi gördi haber sordı hîç vechile bunlar anlarun ve anlar bunlarun dillerin anlamadılar ve ol dört yüz hakîm ki İskender ile musâhib idiler, cemî‘ lugatları bilürler idi, ammâ anlarun lugatın fehm itmediler. Âhir ittifak şöyle itdiler ki; anlardan birisine bir ‘avrat vireler tâ ki ol ‘avratdan bir oglan doga ve atasınun anasınun dillerin ögrene dahı bunlara ol gemi halkınun ahvâlin bildüre ya‘nî bunlar ile anlarun ortasında mutavassıt ve tercümân ola. Pes anlarun birisine bir ‘avrat virdiler ve andan bir oglan dogdı ol oglan atasınun ve anasınun dillerin ögrendi bulara haber virdi ve anlarun ahvâlin dimekde mutavassıt oldı ve takrîr itdi (124b) ki: Ol deniz tarafında bir memleket varmış ki gâyetde büyük gen ve anun bir pâdişâhı varmış ki cemî‘-i dünyâda ne kadar memleket var ise zabt eylemek istemiş ve bu gemi(y)i göndermiş ki: Varun, görün ol deniz tarafında ne ‘âlem vardur ve dahi  ‘iklîm var mıdur ki men dutmamışam. Eger var ise mana haber getürün tâ ki varam anı dahı zabt idem. Çünki munı takrîr itdi, bunlar dahı keyfiyeti bildiler ki maksûd ne imiş ve garaz-ı hâl budur ki İskender’ün anda vardugına garazı ve maksûdı bu idi ki cemî‘ âfâkı dutdum ve bu deryâ tarafında dahı memleket var ise dutarum diyi varmış idi çün İskender bu haberi işitdi ‘inân-ı ‘azîmetini girü çekdi  ve leşkerine buyurdı ki oradan mürâca‘at ideler ve İskender insâfa geldi ve kasd itdi ki kendü elindeki memleketine kanâ‘at ide. Pes Hazret-i Şeyh kuddise sırrahu bu kıssayı getürdügine (125a) murâd  bu idi ki çünki rûh ‘âlem-i ‘ulvîden  idi ki sûret-i sebebi ile mütecellî idi ve cism ‘âlem-i süflîden idi ki âsâr-ı şevâgıl ol ‘âlem-i gaybdan anda çoh olmış idi ya‘nî sıfat-ı zemîme-i nefsânî ile muttasıf olmış idi ve bunlarun arasında hîç vech ile münâsebet yohdı belki tebâyun-ı  küllî var idi. Zîrâ ki rûh gâyet safâda idi ve cism gâyet küdûretde. Pes Hazret-i Hakk Te‘âlâ rûh ile cismün arasında izdivâc  ve imtizâc koydı tâ ki ol izdivâcdan nefs-i hayvânî hâsıl oldı ki rûhun ‘âlemine nisbeti vardur ki ‘âlem-i ‘ulvîdür ve beden ‘âlemine dahı nisbeti dahı vardur ki ‘âlem-i süflîdür. Bu ikisinün ‘ilmine vâkıfdur. Pes bu iki tarafa mute‘allik olan ‘ilmün şerefi vâsıtasıyla mahall kısmun maksemunbih oldı nitekim yuharuda zikr olundı. Su’âl itdiler Hazret-i Şeyhe uşbu âyetden ki  “ellezîne yezkurûne’llâhe kıyâmen ve ku’ûden ve ‘alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkı’s-semâvâti ve’l-arzi”246. (125b) Ya‘nî zikr fâzıldur yâ fikr? Cevâb: Hazret-i Şeyh Safîyyü’d-dîn kuddise sırrahu cevâbında buyurdı ki: Allah’ı zikr itmek efzaldür be-her-hâl fikrden. Zîrâ ki zikr gönül basîretin ziyâde ider. Pes şol fikr ki netîce-i zikrdür sevâba akrebdür şol fikrden ki görünmeye. Ya‘nî sevâba akreb olan şol fikrdür ki gönül basîreti ile ola ve dahı tefekkür ide eşyâ-yı gâ’iye(y)i gönül göziyle göre ve görmek zikre mevkûfdur ve fikr dahı mahlûkâta ola ve hâlıka olmaz zirâ ki Hazret-i Hakk Te‘âlâ’nun zât-ı mukaddesini fikr itmek menhîdür ki hadîsde vârid olmışdur ki “tefekkeru vefî halki’l-lâhi velâ tetefekkeru fî zâti’l-lâhi cun zikri iştigâl bi’l-lâhi”247 ola ve fikr-i iştigâl bi-gayrillah ola. Pes zikr efzaldür fikrden. Efzalu’l-fuzala Mevlânâ ‘Atâu’l-lâh -i Erdebîlî eydür:  Bir gün Hazret-i Şeyh huzûrında bir ulu cem‘iyyet oldı ve ‘ulemâ hâzır oldılar Hazret-i Şeyh fevâid buyurdı ve esnâsında (126a) su’âl itdiler bu âyetün ma‘nîsinden ki “yâ eyyuhe’r-resûlu bellig mâ unzile ileyke min rabbike ve in lem tef’al femâ bellagte risâletehu”248 Cevâb: Hazret-i Şeyh Safîyyü’d-dîn kuddise sırrahu cevâbında buyurdı ki bu âyetün ma‘nîsi nedür? Mevlânâ Şehîd Kâdî Cemâlü’d-dîn-i Erdebîlî anun zâhir ma‘nîsin müfessirler didügi kimi didi Hazret-i Şeyh buyurdı ki: Bu dahı iyidür ammâ bir mundan dahı eyü vardur ‘ulemâ-yı meclis eytdiler anı meşâyih yig bilür Hazret-i Şeyh buyurdı ki âyetün ma‘nîsi budur ki şol neste kim Hazret-i Hakk Te‘âlâ anı sana virüpdür sen anı halâyıka bildür ve cemî‘ ümmete ulaşdur ve hem sen dahı anun muktezâsı ile ‘amel eyle ve eger onun muktezâsıyla ‘amel itmesen veyâ ulaşdurup erişdürmeyesin bil ki halâyıka ma‘lûm ola. Pes resûlligi halâyıka yitürmemiş olasın ki “in lem tef’al femâ bellagte risâletehu”249 ve meclisde hâzır olan ‘ulemâ ve gayrıhum. (eksik) (134b) Ol mutma’innedür ve levvâmedür ve sâir halâyıkun ıstılâhınca rûh-ı hayvânîdür ki mümtezic-i rûh-ı insânîdür. Eger hâlet-i mevtde bu ikisi dahi olsa idi sevâb ile lezzet olmazdı ve ol nefs ki hâlet-i menâm da olmaz, ol dahi hem nefsdür ki rûh-ı hayvânî ile hayydur. Neden ki rûh-ı hayvânî müfârakat ider bedenden ol hengâmda, çünki rûh-ı insânî bedenden müfârakat itmez, beden hayâtdadur, ölmez. Mâdâm ki anun seyr-i sülûkı olur, ol seyrden anun hazzı vardur yemekden ve içmekden ve mülâhazalardan ve hâlet-i yakazada ya‘nî uyanuglug hâlinde girü gelür ve bedene girer. Ammâ rûh-ı insânî müfârakat ider bedenden, girü gelmez illâ ki haşr vaktinde girü gelür.
       Beyt: Murg-ı cânhâ râst pervâzî be-kûy-ı şevk-i û
                 Lîk her yek râ makâm u âşyân dîgerest”
Bu beytün ma‘nîsi budur ki cân kuşları pervâz ider onun şevki kûyına, lîk her birinün yiri ve yuvası (135a) özgedür. Şevki kûy didügi ‘âlem-i eflâkdur ki bu ervâhlar vardur anda durar
       Beyt: Murg-ı cânlar kim hevâ-yı kûy şevkinde uçar
                 Her birine ayru olmışdur makâm u âşyân
Su’âl itdiler Hazret-i Şeyh Safîyyü’d-dîn kuddise sırrahu işbu âyetden ki “ve kul ratzıdnî ‘ilmen ve yakînen”250  ya‘nî Hazret-i Hakk Te‘âlâ   kelâmında buyurdı ki “velâ ratibin velâ yabisin illâ fi kitâbin mubinin”251 çünki cem‘î ratb ü yâbis ‘ilmi Kur’ân-ı mübîndedür. Pes ol ‘ilm ki Hazret-i Hakk Te‘âlâ anun ziyâde olmasın Peygamber’e bildürmişdür. Ol ne ‘ilmdür? didiler. Cevâb: Hazret-i Şeyh Safîyyü’d-dîn kuddise sırrahu buyurdı ki: ‘İlm-i ratb u yâbis ki Kur’ân’da mezkûr olmışdur. Ol ‘ilm-i mükevvenâtdur ya‘nî ‘ilm-i mahlûkâtdur yâ tafsîl-i tarîk ile yâ icmal-i tarîk ile veyâ her neste ki ezelden tâ ebede degin vardur Kur’ân’da beyân olmışdur. Ammâ ol ‘ilm ki “Rabbi zidni ‘ilmen”252de mezkûrdur. Ol ‘ilm-i ulûhiyyetdür ve ‘ilm-i Hâlik’dür ya‘nî Hazret-i Hakk Te‘âlâ’nun zâtına ve sıfâtına ‘alemdür ki anun hîç nihâyeti (131b) yohdur ve ol ‘ilm ki ‘ilm-i mükevvenâtdur. Bu ‘ilmün katında şol bir katre kimidür bahr-ı muhîte nisbet
       Beyt: Zihî gavvâs-ı deryâyî ki der- her katreî ez vey 
                 Hezârân bahr-ı bî-pâyân be-sâz katreî garkest
 Bu beytün ma‘nîsi budur ki zihî denizün gavvâsı ki her bir katresinde onun min min denizler gark olur ve ol deniz ki onun katresinde min min deniz gark olur. Siyâk kelâmında ma’lûmdur ki ol ne ‘ilmdür ziyâde tafsîle hâcet yohdur. Su’âl itdiler Hazret-i Şeyh’e işbu âyetden ki “liyagfira lekallâhu mâ tekaddememin zenbike ve mâ tâ’ahhara”253 ya‘nî çünki Hazret-i Hakk Te‘âlâ  Resûl’ün geçmiş ve gelecek günâhlarını ‘afv itdi. Pes Hazret-i Resûl her gün yetmiş kere istigfâr ne içün iderdi? Şöyle ki sahîh rivâyetdür ki “ ‘ani’l agarri’l muznibi inne resûlallahi kâla Allâhu‘ alâ kalbî fe innî ve estagfirrullâhe ve etûbu ileyhi eksere min seb‘ine merratin”254 ya‘nî Hazret-i Resûl’ün mübârek hadîsinün ma‘nîsi budur ki: Menüm kalbüme bir perde gelür men  Allah’a istigfâr iderüm yetmiş kere yâhûd dahi (132a) ziyâde. Pes bu istigfâr niye gerek idi? didiler. Cevâb: Hazret-i Şeyh Safîyyü’d-dîn kuddise sırrahu buyurdı ki: Hazret-i Resûl istigfârı günâhından ötürü  itmezdi. Belki anun kalbine vâridâtdan her gün feyz-i ilâhî irişür idi. Bir vech ile ki evvel gün yetişen feyz sonraki yetişen feyze hicâb olur idi. Çünki nazar ile nazar iderdi dahı istigfâr iderdi. Hazret-i Resûl günden güne terakkîde idi. Meşâyihün bu cevâbda tahkîki budur fe-emmâ ehl-i zâhir eydürler: Çünki Hazret-i Hakk Te‘âlâ  Hazret-i Resûl’ün geçmiş ve gelecek günâhı ‘afv itdi. Pes Resûl’ün her günde yetmiş kerre istigfârı ümmeti içün  idi “ve li kullin vuchetun huve muvellihâ”255.  Su’âl itdiler Şeyh’e işbu âyetden ki “innassalatetenhâ ‘anil fehşâ’ ve’l munkeri vele  zikrullâhi ekber”256  müdde‘â evvel tahkîkâ çünki namâz  a‘zam-ı erkân-ı İslâm’dur ittifâk-ı  hall ‘akd ümmetiyle ve zâhir delîller bunun ba‘zısınun sarîhi ile (132b) ve ol cümleden biri budur ki çünki ‘Arafât’da vakt-i vukûfdâr oldı ol haccun farz namâzın kılmak gerek. Zîrâ ki eger farz namâza meşgûl olursa ya‘nî anda vâcib olan namâza meşgûl olsa ‘örfde vukûf fevt ola. Anun namâzın takdîm itmek gerek haccı takdîm itmekden. Pes çünki namâz ekber-i erkân-ı İslâm’dur. Zikrullah ya‘nî Allah’a zikretmek neçe ekberdür? didiler. Cevâb: Hazret-i Şeyh Safîyyü’d-dîn kuddise sırrahu buyurdı ki: Allah’a zikr itmek anun içün ekberdür namâzdan ki namâz fahşâ’-i  münkir zâhir iden kişi men‘ eyler ol delîl ile ki bir kimse namâza meşgûl olsa ol kimseden fahşâ’-i  münkir zâhirî gelmez ve zâhir nazargâh-ı halkdır lâkin namâz-ı fahşâ’-i  münkir bâtınîden men‘ itmez. Ol vech ile ki bir kimse namâzda ola ve gönli fahşâ’-i m

Not: 36. SAYI - Kis 2005

Cumartesi, 01 Aralık 2007 10:03 tarihinde güncellendi
 

Giriş Formu



Paylaş

Facebook MySpace Twitter Digg Delicious Stumbleupon Google Bookmarks RSS Feed 

Beni Twitter`da takip et

bottom

Temel Güç Joomla!. Designed by: Joomla Theme, what is multiple dns. Valid XHTML and CSS.

Bu sitede kullanılan yazılar, resimler veya görüntüler izin alınmadan KOPYALANAMAZ veya KULLANILAMAZ.
Copyrights © 2012 WWW.SAHİBRAHİMVELİ.COM, Tüm hakları saklıdır.