top
logo

English Arabic German Turkish Persian

KIZILBAŞLAR DEVLETİ SAFEVİLER PDF Yazdır E-posta
Salı, 24 Mart 2009 20:58

 

Nihat Çetinkaya

Kızılbaş Türkler, Kum Saati Yay. 383-402 sayfalar arasındaki bölümler.) 

O  N  U  N  C  U    B  Ö  L  Ü  M

 KIZILBAŞLAR DEVLETİ SAFEVİLER




 



XVI. yüzyılın başında ortaya çıkan, Safevîler Devleti üzerinde, Türkiye’de, Prof. Dr. Faruk Sümer’in dışında yeteri bir araştırmanın yapılmış olduğu söylenemez. Azerbaycan’da, bu konuda en geniş çalışmalar, “Azerbaycan Safeviler Devleti” adlı eserle tanınan Prof. Dr. Oktay Efendiyev tarafından yapılmıştır. Osmanlı tarihçileri ve onların çağdaş uzantıları diyebileceğimiz tarihçi ve araştırmacılar tarafından, karalanarak, asılsız ithamlarla ele alınmış ve bunun etkisiyle toplumda yanlış kanaatlerin oluşmasına sebep olmuşlardır.
Türk devletleri arasında Türk kimliği açısından, ilk sıralarda yer alması gereken Safevî devleti, genel Türk tarihi içinde pek anılmaz. Prof. Dr. Faruk Sümer, bu devletin kimliğini, “Safevî devletinin gerek dayandığı zümre, gerek devlet teşkilâtı ve kültür bakımlarından kendisinden önce aynı ülkedeki Türk devletlerinden farksız olduğu ve hattâ belki onların bazılarından daha fazla Türklük vasıflarını taşıdığı”  şeklinde ifade eder. Sümer, Safevî devletini kuran ve geliştiren unsurun, tamamen Anadolulu Türkmenler olduğu gerçeğini de eserinin daha birinci sayfasındaki önsözünde belirtir.
Safevîlerin, tam bir Türkmen devleti olduğu tartışmasızdır. yine de, Safevî devletinin, “Fars/Acem devleti” ve hatta, Anadolu Türklüğünün düşmanı gibi, gösterilmesi, büyük bir yanılgıdır. Sümer, Safevî devletinin “milli bir İran devleti” olduğu görüşünü taşıyan ciddi bilim adamlarının artık bulunmadığını ifade eder.
Safevîler konusu, genellikle mezhep taassubuyla ele alınmaktadır. Bu bakımdan hem Türkiye’de hem de İran’da, sahiplenilmez ve üzerinde dikkatle durulmaz. Günümüz Türkiye’sinde, mezhebi farklılık açısından değerlendirildiği için, Safevîler, Türk kimliği ile ele alınmaz ve sahiplenilmez. İran’da ise, Şiîlik, bugüne kadar gelen süreç içinde, daha çok itikadî yönden, köklü medreseler çevresindeki çalışmalarla geniş bir içerik kazandığından, Safeviler dönemindeki sufî anlayıştan uzaklaşmıştır. Bunun yanında, bugünkü İran devletinin, ulusal ve siyasal birliği de Fars ekseninde sağlanmış vaziyettedir. Bu bakımdan, Safevî devleti ve dönemindeki dinî-siyasî özellikler, İran’ın, çağımızdaki yapısıyla çelişkilidir.
Anılan nedenlerle, Safevîler, her iki ülkede de dışlanmaktadır. Bu doğrultuda, İran’da, özellikle 20. yüzyılın ilk yarısında, Safevîlerin, dinî ve milli kimliği üzerinde, saptırmaya yönelik iddialar ileri sürülmüştür.
Tarihî kayıtlarda Safevî sülalesi hakkında, seyyidlik iddialarından dolayı Araplara ve Şah İsmail’in büyük atası olup, bu devlete adını veren Şey Safîyüddin (1252-1334)nin, şeyhi ve kayınpederi Şeyh Taceddin Zahid (ölm. 1300)in  Kürt olduğu iddiasıyla, Kürtlere dayandığı hakkındaki malûmattır. Bu kayıtların tek dayanağı Safvetu’s-safa adlı tarihi yazmanın, sonradan tahrif edilerek çoğaltılan nüshalarıdır;  daha doğrusu, bu tahrif edilmiş nüshalara dayanarak iddialarda bulunan Ahmet Kesrevî’nin  yazmalarıdır.

Safvetu’s-safa’nın sonraki nüshalarına eklenen, Farsça’nın bir lehçesiyle yazılmış ve Şeyh Safîyüddin’e atfedilen şiirlere dayanarak, onun neslini Farslaştırmaya girişenler de çıkmıştır. Bunlar da iddialarını Kesrevî’ye ve uydurma rivayetlere dayandırırlar. Bütün bu iddialar, yukarıda bahsettiğimiz eserin tahrif edilmiş sonraki nüshalarının dışında ilmî bir kaynağa dayanmazlar.


Aşağıda bu iddialar üzerinde durulmaktadır.

SAFEVİLER HAKKINDAKİ KÜRTLÜK İDDİASI

Bu konudaki iddialardan biri, Safevî ailesinin bir Kürt nesline dayandığı iddiasıdır.
Bu iddia, XIV. Yüzyılın başlarında yazılan, yazarı belli olmayan ve aslı da mevcut bulunmayan, Safvetu’s-safa adlı esere sonradan yapılan ilavelerle tahrif edilmiş nüshalarındaki rivayetlere dayanırlar.
Eserde, Şeyh Safiüddin’in yedinci atası Zerrin Külâh Fîruzşah’tan “El-Kürdî el-Sencanî” olarak bahsedilir. Ahmet Kesrevî de buna dayanarak Firuzşah’ın Kürt aslından geldiğini yazar. Kesrevî, Safvetu’s-safa’daki “el-Sencanî” adının yanlış yazıldığını ve bunun aslının “el-Sencarî” olduğunu, bu yerin de, o zaman Diyarbakır vilayetindeki “Sencarî” olduğunu zannederek, esassız ve kararsız bir şekilde “Sözün kısası biz öyle anlıyoruz ki, Şayh Safî’nin ataları Kürdistan Sancar ya da o çevreden gelmişlerdir.”  iddiasında bulunur.
Azerbaycan İlimler Akademisinden Dr. Mirza Abbaslı ve yine Azerbaycanlı bilim adamı, Safevîler uzmanı Prof Dr. Oktay Efendiyev v.b., başta Kesrevî’nin bu görüşleri olmak üzere, Safevîler hakkında ileri sürülen bu gibi iddiaları, belgelere dayanarak çürütmüşlerdir.
Mirza Abbaslı’ya göre, Safvet’us-safa’nın tahrif edilmiş bir nüshasındaki, bir rivayette, Şey Safî’nin, kayınpederi ve şeyhi, Şeyh Zahid’le, akrabalık ilişkisine dayanılarak, Şeyh Zahid’in “El-Kürdî el-Sencanî” diye anılmasından, Şeyh Safî’nin yedinci atası Fîruzşah’ın da adı “El-Kürdî el-Sencanî” olarak Safvetu’s-safa’ya ilave edilmiştir.  Kesrevî’nin dayandığı Saffetu’s-safa’da geçen “El-Sencanî” adının “El-Sencar” olarak değiştirilmesinin ve Safevîlerin atalarının “Kürdistan” taraflarından gelme olarak gösterilmesinin kasıtlı olduğunu ileri süren Abbaslı, XII. ve XIII. yüzyıllarda çok iyi tanınan Arap coğrafyacısı ve gezgin bilgini Şeyhu’l-İmam Yakut el-Hamavî’ye de dayanarak bu iddiaları çürütür. Yakut el-Hamavî’nin eserinden örnekler göstererek, Sencan denilen yerin, Merv  şehri yakınında bir yer olduğunu belirtir. Abbaslı aynı eserde, Horasan’ın Nişapur Şehri civarında ve ayrıca Azerbaycan’da “Babu’l-Ebvâb (Derdend) yakınında Sencan adlı yerlerin de bulunduğunu yazar.
İran’ın tanınmış bilgini Sait Nefisî, 1927 yılında yazdığı eserinde, Safvetu’s-safa’da gösterilen “Sencan”ın, Yakut’un eserinde gösterilen Merv yakınındaki yer olduğuna işaret eder ve “Sencan Merv yakınında bir yerin adıdır... Böylelikle de Şeyh, yani Şeyh Zahid Gîlânî’nin ata-babaları Horasan taraflarından gelmişlerdir.”  diyerek, diğer görüşleri çürütür.
Safvetu’s-safa’nın tahrifle çoğaltılmış nüshaları ve onlara dayanan Kesrevî’nin yazmaları, ülkemizde de bazı bilim adamlarını da yanıltmıştır.
Prof. Dr. Faruk Sümer, Safevî devletinin “millî bir İran devleti” olmadığı üzerinde dururken, Kesrevî’nin yorumlarına dayanarak, Safevî soyunun, “Fîruz Şah adlı Sincar’lı bir Kürd’ün neslinden geldiği şüphe götürmez bir şekilde, ortaya konmuştur. Tahmin etmek mümkün olabilir ki, Safiyüddin İshak’ın atası Fîruz Şah, Kürtlerin X. yüzyılda Âzerbaycan ve Errân’a yayılmaları esnasında Erdebil’e gelmiş ve şehrin yakınında bir yerde yerleşmiştir.”  diyor ve kaynak olarak da, yine Kesrevî’nin “Şeyh Safî ve Tebâreş” adlı eserini ve Z. V. Togan’ın, 1957 yılında, Fransızca yayınlanmış bir makalesini veriyor.
Togan, anılan makalesindeki görüşlerini, Safvetu’s-safa’nın, ilave ile “sahteleştirilmiş”  olduğu bildirilen 1542 tarihli Azerbaycan tercümesi olan bir nüshasına dayanarak ifade eder. Bu nüshadaki söz konusu iddialar, tarihi, yazarı ve asıl nüshası bulunmayan Safvetu’us-safa’nın, 1337 yılında, Tevekkül İbn İsmail ibn Bezzaz tarafından çoğaltılan  orijinal nüshada bulunmamaktadır.
Anlatılanlardan çıkarılan netice şudur: Şeyh Safiyüddin’in yedinci atası Fîruz Şah’ın Kürt aslından geldiği, Şey Zahid’in, anılan yazmalarda, ilave ile, “El-Kürdî el Sencanî” diye anılmasına dayandırılıyor. Ancak Şeyh Zahid’in, Horasandaki Merv yakınında bulunan Sencan’dan geldiğinin kaydedilmiş olması, onun da Kürt aslından gelmediğini ortaya koyuyor.
Mirza Abbaslı, Safvetu’s-Sefa’nın başlangıcında yer alan, Şeyh Safî’nin atalarından söz eden bölümde, Şeyh Safî’nin ulu atası Firuz’un, Sencan vilâyeti tarafından Azerbaycan’a göç etmiş olan “Şeyh-ı erbabu’tarîk İbrahim Edhem evladından bir hükümdar”la arasındaki yakın ilgiye değinildiğini ve bu hükümdarın Mugan ve Arranı ele geçirdikten sonra Erdebil vilâye
tinin yönetimini Fîruz’a bıraktığını naklediyor  Zahid ve sufî bir şeyh olan İbrahim Edhem, İslâm  Ansiklopedisi’nde  verilen bilgiye göre, bugün Afganistan’da bulunan Belh şehrindendir. Bu şehir, Şeyh Zahid’in ve Firuz Şah’ın geldiği kaydedilen Merv şehriyle aynı havalide, birbirine yakın mesafede bulunmaktadır.

SAFEVİLERİN HAKKINDAKİ FARSLIK İDDİASI

Bazı dönemlerde, belki de zamanın politik ortamında, ihtiyaç duyulduğundan olacak ki, Safevî sülâlesinin Fars aslından geldiği iddiasında da bulunulmuştur.
Safevîler hakkında ileri sürdüğü yanlış malûmatla, konuyu yönlendirmiş olan Kesrevî, Safevîlerin Fars lehçesinde konuşan zümrelere bağlı sayılmaları hakkındaki görüşleri ilk kez, Şemsî 1316/17-M. 1937-1938) yıllarında Tahran’da yayınladığı “Azeri ya zeban bastan Azerbaygan” adlı eserinde ileri sürmüş, bundan sonra, Safevîlerin Fars aslından geldiği konusu bazı İranlı bilim adamları tarafından da benimsenerek savunulmaya başlanmıştır.
Kesrevî, anılan kitabında, Safevîlerin atası Şey Safî’nin Fars dialektlerinden biriyle konuştuğu iddiasında bulunur. Bu iddiasında da, esas olarak iki kaynağa dayanır. İlki, Saffetu’s-safa’nın, tahrife uğramış nüshasına ilave edilmiş olan ve Şeyh Safî’ye maledilen, bir Fars lehçesiyle yazılmış şiirlerdir. Diğeri, Safevîlere  ait kaynaklardan, 1648’de Şah Tahmasb zamanında yazıldığı belirtilen “Silsiletü’n-neseb-i Safevîyye”de, yazarının, “Şeyh Hazretlerinin şiirlerindendir”  diyerek örnek verdiği, bir Fars lehçesinde yazılmış şiirlerdir.

Mirza Abbaslı, kendisinde mikrofilm olarak mevcut olduğunu söylediği, Safvetü’s-safa’nın, İbn Bezzaz’ın, 1357 yılında tamamladığı ilk nüshasında ve sonraki bazı esas nüshalarda Şeyh Safî’ye ait şiir bulunmadığını, Şeyh’in de şiir yazmadığının apaçık kaydedilmiş olduğunu söylüyor.  Ahmet Kesrevî, bu konuyu da şöyle geçiştirmeye çalışır:
“O hanedanın (Safevflerin) taraftarları İbn Bezzaz’ın kitabına çok el gezdirmişler [tahrif etmişler anlamında], Şîalık ve seyyitliğe uygun gelmeyen ne varsa darmadağın etmişler.  Şu yönden de kuşku duymak gerektir ki, ‘bu mısradan başka mübarek tab’larının şiir yazısından bir şey malûm değildir’ cümlesi de o kitaba katılmıştır. Anlaşılıyor ki, Şeyh Safî’nin orada kimi şiirleri, Şialık ve seyyitliğe uygun gelmemiştir, Bu cümleyi Şeyhin böyle şiirleri olduğunu bildirmemek için yazmışlar.”
Kesrevî’i, kaynak gösterdiği ve ilmî değeri bulunmayan kaynaklarda, söz konusu şiirlerin dili ve lehçesi hakkında bilgi verilmediğinden, bu şiirlerin, Fars dilinin mahalli bir dialekti olan, –yalnız, Kesrevî’nin faydalandığı Saffetu’s-safa nüshasında “Pehlevî” diye yazılan– “Azerice”   dediği lehçe ile yazıldığını, bunun da, Safevî hanedanının ana dili olduğunu, dolayısıyla Azerbaycan Türklerinin de eski dillerinin bu olduğu çağrışımına gönderme yapar.
Kesrevî’nin, bu iddiaları ileri sürdüğü yıllar, I. Şah Rıza Pehlevî’nin, Farslaştırmayı şiddetli devlet politikası haline getirdiği ve uyguladığı bir devirdir ki, aslen Türk olan Kesrevî de, iddialarıyla, sanki bu süreçte görevli olduğu hissini uyandırıyor. Kesrevî, iddialarının, askıda kaldığını anlamış olacak ki, “Azerî ya zeban bastan Azerbaygan” (s. 45) adlı kitabında, bilim dışı bir mantıkla yanılgısını telafiye çalışır:
“Kimileri derler ki, bu şiirlerin belki de Şeyh Safi’nin müritlerinden biri yazmıştır. Ben, bu mümkün değildir derim. Öbür yandan da bu, bizim görüşlerimize, yani şiirlerin Âzeri dilinde söylenmesine aykırı düşmez. Zira, eğer bir adam, Şeyh Safî adına şiir söylemişse, hiç kuşkusuz onun (Şeyh Safî N.Ç.)kendi diliyle söylemiştir.”  Kesrevî burada, Şeyh Safî’nin, Farsça’nın bir lehçesiyle konuştuğunu anlatmaya çalışıyor.
Esasen bilim adamı olmayan, medrese tahsilli, İran aydınları arasında “o bir molla idi” diye anılan Kesrevî’nin bu düşüncesini, Mirza Abbaslı, çok da ciddiye almadan, alaylı bir dille eleştirir, “Elbette burada da A. Kesrevî’nin iddiasının bilimsel olmadığı apaçıktır. Çünkü, özellikle X. yüzyıldan bu yana Gazneliler, Selçuklular ve Selçukî Atabeyleri, İlhanlılar ve Timur Oğullarının, hatta birçok Safevî hükümdarlarının saraylarında yetişmiş yüzlerce şair şiirlerini sundukları şahısların yani birçok Türk hükümdarlarının ana dilinde yazmamışlardır”
Mirza Abbaslı’nın sözlerinden anlaşılan şudur: Şeyh Şafî’ye şiir yazan şair, kendi diliyle değil, Şeyh Şafî’nin diliyle yazmıştır diyen Kesrevî, bunun bir kural olduğunu anlatmak istiyor. Abbaslı da, Türk hükümdarlarına, yüzlerce şairin yazdığı şiirlerin Türkçe olmamasını ima ederek, bu şairler, Türk hükümdarlarının dili Türkçe ile yazmamakla, sözü, Kesrevî’nin “kuralını” bozduklarına getirerek bir tür alaya alıyor.
Mirza Abbaslı, Safvetu’s-safa’da, Şeyh Safî’nin Türkçe, Farsça, Arapça, Moğolca ve Gîlanca’yı çok iyi bildiğinin kaydedildiğini,  ayrıca Şeyh Safî’nin hayatına dair Garibî ve Begaî tezkirelerinde onun Türkçe Kara Mecmua
adlı felsefî bir eseri olduğu, bu eserin el yazmasının Safevî hükümdarlarının hazinesinde saklandığından söz edildiğini de kaydeder.
Kesrevî’nin, anlatmaya çalıştığımız yanlış iddiaları, birçok ciddi bilim adamını yanılttığı gibi, Safevîlerin İranî olması arzusunda olan İranlı araştırmacılara da, malzeme olmuştur. Tahran Üniversitesinden Prof. Dr. Nasrullah Felsefî, Kesrevî’ye dayanarak aynı iddiayı öne sürer: “Safevîlerin ecdadı aslen İranî idi. Hatta Âzeri dilinde, Âzerbaycan’ın yerli dili olan Bûmî diliyle konuşuyorlardı.”
İranlı tarihçi Muhammed Cevad Meşkur da, Şah İsmail’i Türk hükümdarı gibi değil, üç nesilden beri Türkçe konuşmaya ve Türkçe şiirler yazmaya “mecbur olan” bir İranlı gibi tanıtır. Meşkur, daha da ileri giderek, İran’da yaşayan Azerbaycan Türklerini de Farslaştırmaya yeltenir:
“İran Türkleri Türkmen ve Tatar ırkının mahsulüdür. Azerbaycan Tatarları Türkçe konuşsalar da, fiilen İranlıdırlar; onlar, saf İranlıların köken itibariyle Türkmen, yahut Tatar ırkı ile karışmasını teşkil ediyorlar.
Bunlardan başka İran’ın tanınmış araştırmacılarından, Said Nefîsî, Zebîhullah Safa, Doktor Ahmet Tâcbehş, Abbas İkbal Aştiyânî, Rahim-zade Safevî v.b. da bu yanlış fikirlere katılmıştır.

SAFEVİLERİN SEYYİDLİĞİ İDDİASI

Safevî hanedanının Arap aslından olduğu da iddia edilmiştir. Ancak bu iddialar dar bir çerçevede kalmıştır.
Safevî hanedanının, Şiâ’nın yedinci imamı Musa Kazım’dan geldiğine inanılır. Bunun kaynağı da, Şeyh Haydar’ın, kendisini Musîye’l-Safevî olarak adlandırmış olmasıdır. Halbuki, Şey Haydar bu adı, büyük dedesi “Sadreddin Musa Safevî”ye izafeten kullanmıştır.
Walther Hınz, güvenilir bulmadığı bir kaynağa dayanarak, “bu mukaddes sülâleden Firuz Şah adında birisi 1174 yılında sırma takke ile Güney Arabistan’dan Azerbaycan’a göç etmiş imiş.” diye, kabul etmediği bir rivayetin mevcudiyetinden bahseder  ki, bu asılsız rivayetler de, muhtemelen Safevîlerin seyyitliği iddiasını etkilemiş olabilir.
Şey Safî’nin çağdaşı olan, Hamdullah Mustofî’nin “tarih-i güzide” adlı eserinde, “onun ne Şiîlik, ne de Sünnîlik mezhebinin belli kollarından birine bağlılığına asla değinilmemiştir. Halbuki eserin üçüncü babında bir mukaddime ve altı fasıl ile Muhammed Peygamber, onun evlâdı ve ashabından uzun uzun söz edilmiştir. Yazar, eserinin beşinci bab’ını teşkil eden altı fasıllık sonuncu bölümünde, kişiliğini göklere çıkardığı Şeyh Safî’nin Hz. Muhammed ve İmamlarla ne hısımlık ne de yakınlık ilişkisine dokunulmamıştır. Ondan ancak, büyük, azametli şeyhler sırasında söz edilmiştir.”
Safevî hanedanının seyyid olduğu iddiası, yine Safvetu’s-safa’daki, sonradan ilave edilmiş uydurma rivayetlere dayanır.
Fuat Köprülü, kaynaklarda, Safevîlerin seyyid soyundan geldikleri iddiasının, Şeyh Safî devrinde görülmediğini söylüyor. 
F. Sümer, Safevîlerin seyyidlik iddialarının, XV. yüzyılın ikinci yarısından, yani Şeyh Cüneyd’den itibaren ortaya atılmış olduğunu, onların da, bundan sonra kendilerini Hz. Ali ahfadından saymış olduklarını belirtir.  Faruk Sümer, Şeyh Cüneyd’in, Anadolu’ya gelip Şiî  Türkmen zümreleriyle tanıştıktan sonra Şiîliği kabul etmiş olabileceğine değinerek, Şeyh Cüneyd’in Anadolu’da, Türkmenler arasında bir seyyit gibi dolaştığını söyler.
Safevî sülâlesinin seyidliğini iddia edenlerin gerekçelerinden biri de, Şiîlik hattından İslâm a giren İlhanlı hükümdarı, Gazan Han’ın, çağdaşı Şeyh Safî’ye gösterdiği ilgidir. Gazan Han tarafından, İlhanlı veziri Reşideddin’e yazdırılan meşhur tarih eserinde, Gazan Han’ın, Peygamber evladına gösterdiği saygıdan, seyyidlere tanıdığı imtiyazlardan genişçe bahsedilmektedir. Gazan Han’ın Şey Safî ile ilişkisini, bazı çağdaş İranlı araştırmacılar, Reşideddin’in verdiği bu bilgilerden esinlenerek, Şey Safî’nin de Şiî  olduğu iddiasını ileri sürmüşlerdir ki, kaynaklarda, onun daha çok Şafiîliği hakkında malûmat bulunmaktadır.
Esasen, Safevî neslinin kutsallaştırılması gibi, hanedanların kutsallaştırılması, o devrin hemen her toplumda rastlanan bir özelliğidir. Kökenleri kutsi motiflerle bezenmiş hanedanlar daha rahat bir hakimiyet devresi yaşamışlardır.
Bu motif, Avrupa toplumlarında, eski Yunan’da, Romalılar’da görüldüğü gibi, özellikle şark milletlerinde, Araplarda, Farslarda daha belirgin bir şekildedir. Çin’de, Japonya’da gördüğümüz, İmparator neslinin kutsallaştırılması, Ortaçağ’dan intikal eden geleneğin devamıdır.
Aynı gelenek Türklerde de görülür. Göktürkler ve öncesi Türk inançlarında, hakanların soyları daima kutsal motiflerle bezenmiş destanlarla anlatılır. Orhun Abideleri’nde de hakanların soyları ve vazifeleri, Tanrı ile ilişkilendirilerek ifade edilir.
Yukarıdaki bölümlerde değindiğimiz üzere, Karahanlılarda, Cengizlilerde, Osmanlılarda, Timurlularda, Kara-Koyunlularda, Ak-Koyunlularda v.b. hanedanların soylarının kutsallaştırıldığını görüyoruz.
Türklerden ilk Müslüman olan Satık Buğra Han’ın soyu, İslâmî motiflerle, Hz. Ali’nin torunu, dördüncü Şiî  imamı Zeynelabidin hattından Hz. Peygamber’e uzatılır. Timur’un soyu da, Cengiz üzerinden aynı soyağacında, Hz. Ali soyuna dolayısıyla Hz. Peygamber’e götürülür.
Osmanlılar, Kara-koyunlular ve Ak-Koyunlular da soylarını, Oğuz şeceresi ile Hz. Nuh’a dayandırarak kutsallaştırmışlardır.
Safevî soyunun kutsallaştırılma girişimlerini de aynı gelenek doğrultusunda değerlendirmek gerekir. O devirde, özellikle Türkler nezdinde, seyyidlere gösterilen aşırı saygı, Safevîlerde de vardı. Halbuki, Osmanlıların, seyyidleri kutsal soyun mensupları olarak saygı gösterip, koruma altına aldıkları bir devirde, Safevîler gerçekten seyyid olsalardı, Yavuz’un mektuplarında da rastlandığı gibi, Safevî Şah İsmail’in soyu hakkında küçümseyici ifadeler kullanılmazdı.
Yine, seyyidlere karşı aynı hassasiyetin gösterildiği Türkistan’da, hakimiyeti elinde bulunduran Şeybanî Han, “İsmail daruga”  diye hitap ettiği Şah İsmail ile olan anlaşmazlığında, ona gönderdiği mektupta,
“Sen keşkül ve asâ vârisisin. Lâkin ben Cengiz evlâdıyım, kılınç ve ülke vârisiyim. Eğer dervişliğe kanaat etmezsen cezanı göreceksin.” diyor ve Şah İsmail’in  egemenlik iddiasını “Terekeme Ak-Koyunlular” ile olan akrabalığına dayandığını ifadeyle, “Egemenlik iddiasını ancak padişahlarla çekişme gücünde olan ve ata-babadan Padişahlar soyuna mensup olan kişi yapabilir.”  diye, Şah İsmail’in soyunu aşağı görüyordu.
Ortaçağ geleneklerine göre, Aslen Türk soylu olan Safevîlerin, soylarının seyyid olarak kutsallaştırılması ve çeşitli milletlere mensup olan Şeyh ve din adamlarının Safevî tarikatının mensubu gibi gösterilmesi, onların kimi yerde Arap, kimi yerde de Farsça konuşan zümrelere bağlanmasına neden olmuştur.


SAFEVİLERİN TÜRKLÜĞÜ

Safevî hanedanının soyu hakkında, yukarıda da ele aldığımız gibi, ileri sürülen görüşler bu gün artık, ilim alemince dikkate alınmamaktadır. Zaten, anılan, tahrif edilmiş kaynakların ve uydurma iddiaların yanında, artık, Safevîlerin Türklüğünün dışında, başka bir millete mensubiyetleri doğrultusunda ciddi iddialar bulunmamaktadır.
Ahmet Kesrevî ve onun gibi düşünenler iddialarının dayandığı Saffetu’s-safa’nın muhtelif yerlerinde, Şeyh Safiyüddin’in “Pîrî Tork” yahut “Pîrî Turk” (Türk Pîrî) olarak kaydedildiğini görmezden gelirler. Kaynaklarda, Şeyh Safî’nin Şiraz’da müritleriyle olan görüşme ve sohbetlerinden bahseden anlatımlarda, ona hep “Türk Pîrî” diye hitap edildiği kaydedilmiştir. Bu toplantılardan birinde, “bütün Fars’da”, cesareti ile tanınan Emir Abdullah’ın Şeyh Safî’ye “Ey Türk’ün Pîrî”  diye hitap ettiği kaydedilir.
Şeyh Safî, Şiraz’da, tanınmış ilim ve irfan temsilcileriyle, birçok kez irfânî, felsefî tartışmalar yapar. Onlar da, Şeyh Safî’yi Türk gibi tanınmış ve ona her zaman “Ey Türk pirî” demişlerdir.

Safevîlere  ait önemli kaynaklardan, Cihan-Aray-i Şah İsmail-i Safevî (müellifi bilinmiyor) adlı eserde, Şey Safî’nin mürşidi ve hocası Şeyh Zahid Gilânî ile ilk görüştüğünde (1277), onun Erdebil’den Gilân’a gelmiş bir Türk genci (Cevân-ı Tork) olarak tanındığı tekrarlarla kaydedildiğini, İskender Bey Münşî’ye ait Tarih-i Alem Aray-i Abbasî adlı eserde ve hatta A. Kesrevî’nin her yerde başvurduğu Şeyh Hüseyin b. Şeyh Abd’ul-Zâhidî’nin Silsiletü’n-nesebi Safevîyye adlı eserinde de, Şey Safî’nin “Türk Pîrî”diye anıldığını, yine M. Abbaslı’dan öğreniyoruz.
Safvetu’s-safa’da, Kesrevî’nin bir türlü görmek istemediği kayıtlardan olan, menkıbevî bir rivayet de şöyle anlatılır: “Bir gün Şeyh [Safî] oturmuştu. Mihrabın duvarının yarıldığını gördü. Oradan bir adam çıkıp Şeyh’e dedi ki: Ey Pîr-i Türk ... Onun cemalinin bedri, hüsn ve kemâlinin yetkinliği öyle bir dereceye çıkmıştır ki, o daima Türk pîri olarak anıldı.”
Efendiyev, Safvetu’s-safa’nın İbn Bezzaz nüshasından, Mevlânâ Ahmet ve Mevlânâ İbrahim Tebrizî Safevî’nin anlattığı bir olayı şöyle aktarır: “(biz) Erdebil’e geldik. Şeyh’in yanında (evinde), –(Allah) onun ruhunu aziz tutsun– bizim için siyah ekmek ve su getirdiler. (o anda) fark ettirmeden birkaç Türk içeri girdi. Onlar için beyaz ekmek ve bal getirdiler.” Meğer Şeyh Safi’nin evinde Türklere üstünlük veriliyormuş.” Aynı eserde, Şeyh’in “Türk köyünde” (Deh’i Türk) oturduğundan bahsedildiğini nakleden Efendiyev, “bu da Safi devrinde Erdebil arazisinin Türk ahalisine işarettir” diyerek, Z. V. Togan’ın, mezkür makalesinde, bu konuya değinen görüşlerini de aktarır: “Safvetu’s safa’nın Azerbaycan tercümesinde (1542) Şeyh Safiüddin’e aitmiş gibi gösterilen Türk şiirlerinden ve vecizelerinden bazıları gerçekten de ona ait olabilir. Erdebil sakinlerinin ekseriyeti ve özellikle de Kızıl Orda’ya ve Kırım vilayetine seyahat eden, Şey Safi şagirtleri, hakikaten
Türkçe konuşuyorlardı.”
Bartold, “bu Erdebil şeyhleri, şüphesiz Fars değil, Türk kökenlidirler”  diyor ve başka bir yerde de, “Azerbaycan, artık o zaman öz ahalisi itibariyle Türktü. Türk kabileleri de bu şeyhlerin çevresinde daha sıkı birleşiyorlardı”  diye yazar. Rus bilim adamı İ. P. Petruşeviski de aynı görüşü paylaşarak Safevî şeyhlerinin dilinin, Azerbaycan Türkçesi olduğunu belirtir.
Prof. Dr. İréne Melikoff, Şah İsmail’in, Teke Türkmenleri ile aynı boydan olduğunu söyler.
Dr. Rıza Nur Türk Tarihi adlı eserinde, “bu sülâle Türktür” dediği Safevîler hakkında şunları yazar:
“Safevî tarikatını kuran büyük babasının soyca İmam Musa Kâzım’a nisbeti ve bu suretle Arab olması lâzım ise de bu uydurmadır. Çünkü o vakit bütün Müslüman memleketlerinde, bilhassa İran’da her saltanata geçmek veya sivrilmek isteyenin mutlaka kendisini ya Evlâd-ı Resûle veya bir pâdişah sülâlesine mensup göstermesi, bu yolda şecereler uydurması âdet ve zarurî idi. Halbuki bu zâtın Erdebilli olduğunda şüphe yoktur. Erdebil o vakit ve şimdi de Türk’tür. Hele bu sülâlenin bütün istinatgâhının Türkmenler olması bu bâbda katî bir delil mâhiyetindedir. Çünkü Türk ve Acem arasındaki büyük nefret ve düşmanlık bir Acem’in Türkler tarafından himâye edilmesine kat’îyyen mânidir. Türk olmasalardı, bu Türkmenler onlara istinatgâh olmazlardı. Bu sülâlenin zuhûru târihinde sahnede hiçbir Acem yoktur, her şey Türk’tür. Hattâ bunların sâde taraftarları değil, düşmanları bile hep Türk’tür. Sonra Şâh İsmail “Hatayî” mahlasıyla bir dîvân yazmıştır. Bu şiirler güzel Türkçe’dir ve şimdiki Azerî şivesidir. Türklerin İran’da Acemce şiir yazmaları umumî bir âdettir. Böyle bir moda ve cereyan içinde bir Acem’in Türkçe şiir yazması imkân hâricinde gibi bir şeydir. Böyle bir muhitte Şâh İsmail’in Türkçe şiir yazması onun Türklüğünde şüphe bırakmaz.”
Batılı görüşlerde de, Safevîlern Türk kimliği üzerinde bir kabulsüzlük, görülür ki, Walther Hınz’ın iddiası buna bir örnek görüştür. Hınz, “Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd” adlı eserinde “Umumiyetle Türk bilinen İsmail’in hangi ırktan olduğunu incelemek faydasız olmasa gerektir.” sözleriyle başladığı incelemesinde, “Bir çok kuşak geriye ecdadı takip olunursa” diye konuya girerek, Şah İsmail’in, baba annesinin yani Uzun Hasan’ın kız kardeşi, dedesi Cüneyd’in eşi ve babası Şeyh Haydar’ın annesi olan Hatice Begim’in, Gürcü kızından doğduğu, Şah İsmail’n annesi Halime (Marta) Begim’in de, Uzun Hasan’ın, Trabzon Rum imparatorunun kızı olan eşi Despina Hatun’dan doğduğunu ileri sürerek, “İsmail’in damarlarında akan kanda... Türk kanının üstün bir durumda olmadığı görülür.” diye garip bir iddiada bulunmuştur.


 

 

 

 

Nihat Çetinkaya

Çarşamba, 15 Temmuz 2009 13:28 tarihinde güncellendi
 

Giriş Formu



Paylaş

Facebook MySpace Twitter Digg Delicious Stumbleupon Google Bookmarks RSS Feed 

Beni Twitter`da takip et

bottom

Temel Güç Joomla!. Designed by: Joomla Theme, what is multiple dns. Valid XHTML and CSS.

Bu sitede kullanılan yazılar, resimler veya görüntüler izin alınmadan KOPYALANAMAZ veya KULLANILAMAZ.
Copyrights © 2012 WWW.SAHİBRAHİMVELİ.COM, Tüm hakları saklıdır.