top
logo

English Arabic German Turkish Persian

KIZILBAŞ VE KIZILBAŞLIK PDF Yazdır E-posta
Salı, 24 Mart 2009 00:27
Kızılbaş Türkler” Kitabının, 415-447 sayfalar arasındaki bölümler



KIZILBAŞ VE KIZILBAŞLIK

Bugün, yazarlar, araştırmacılar ve bir kısım bilim adamları, büyük ölçüde Osmanlı tarihçilerinin etkisiyle, Kızılbaş adını, tamamen, Şeyh Haydar’ın, Türkmenlere giydirdiği söylenilen 12 dilimli “Tac-ı Haydarî” denilen kızıl yahut kırmızı başlıkla ortaya çıktığını ve “İran menşeli” itikadî bir çerçeveyi ifade eden bir söz olarak kullanmaktadırlar.
Bu kesimin dayanakları da esasen Osmanlı kayıtlarıdır. Osmanlı kaynaklarında Kızılbaş diye, genellikle, isyancı, talancı, rafızî,  mülhid,  zındık  diye, Anadolu Türkmenleri kastedilir. 
Osmanlının dönme-devşirme tarihçileri, Türk ve Türkmen adlarını da Kızılbaş’a mensubiyetle, “etrak-ı bi idrak” (idraksız Türk”, akılsız Türk), “düşüncesiz, yaramaz Türk”, “soysuz Türkmen”, “cibiliyetsiz Türkmen”, “dinsiz Türkmen” gibi, daha birçok karalayıcı, aşağılayıcı sıfatlarla anarlar.
Bugün ülkemizde Kızılbaş denilince, biraz düzeyli çevrelerde, müfrit Şiîlik, Anadolu’nun Alevî Türkmenleri, zamanında Safevî devletine bağlı olan taraftarlar ve onların şimdiki uzantıları anlaşılmakla beraber, kimi zaman da, yanlış olarak İranlılar kastedilerek kullanılır. Orta düzeyli bazı çevrelerde ve Sünnî halkın bazı muhitlerinde, bunların yanında, daha çok, din dışı, rafızî, mülhid, sapkın, daha çok da, ana-bacısıyla cinsel ilişkide bulunan (ensest) anlamında “mum söndürenler”  ve benzeri birçok ağır suçlamaların yakıştırıldığı anlamlarda kullanılmaktadır.
Bu suçlamalarda çok daha ileri gidildiğine de rastlanmaktadır. Prof. Dr. Fuat Bozkurt’tan öğrendiğimize göre, 1975 yılında Almanya’da, Karl Steuerwald adlı bir Alman’la, Cemal Köprülü’nün müştereken hazırladıkları (“Lahgenscheidts Taschenwörterbuch Deutsch-Türkisch, Berlin-München 1975”) sözlükte (s. 139), Almanca’da “Yakın akrabalarla zina yapan (niedere Umgangssprache) anlamına gelen “Blautschande” kelimesinin Karşılığı “Kızılbaşlık” şeklinde yazılarak açıklanmıştır. Bozkurt, sözlükteki bu açıklamanın cumhurbaşkanına kadar yazılan yazılar sonunda anılan  sözlüğün son baskılarından çıkarılmış olduğunu belirtir.
Kızılbaş Türkmenler Türkiye’de de çeşitli adlarla anılırlar. Aşağılayıcı sıfatların yanında, bunlar için genelde Alevî ve Kızılbaş adı kullanılmakla beraber, değişik yörelerde onlar Türkmen, Yörük, Sıraç, Abdal, Çepni, Tahtacı ve Bektaşi adlarıyla da anılmaktadır. Radikal-dinci çevrelerde onlara, aşağılayıcı bir tarzda “Mum söndürenler” deniliyor.
Türk devletinin kurucu unsuru, Türklüğün her yönden taşıyıcıları olan Türkmenlere, kötü anlamlarla, “Kızılbaş” diye yakıştırılan bu iftİranın kaynağı hep merak konusu olmuştur. Bu iftİranın, oluştuğu muhit veya kültür dairesi, Türk sahası olamaz. Türk değerleri, Türk tasavvuru, Türk inanç alemi, değil kendi soyuna, hiçbir topluluğa böyle bakmaya müsait değildir. Bu olsa olsa, Türk çevresine yabancı, Türk algılayış biçimini kavrayamayan kozmopolit, “mozayik” kimlik meraklısı muhitin eseri olmalıdır. Bu iftira, asırlardır atılmakta, ancak hiçbir örneğe ve belgeye de dayandırılamamıştır. Oysa, bu Alevi Türkmenler, millî kimliklerine Türk gelenek ve göreneklerine sıkı sıkıya bağlı, Türk hayat tarzını yaşamaktadırlar. Onlar namuslarına büyük hassasiyet gösterirler, kendi muhitlerinden olmayanlarla, kız almak ve vermek gibi bir ilişkiden bile kaçınırlar. Tarihin hiçbir devrinde, ne beylerin ne sultanların. ne de padişahların saraylarının zevk alemlerinin süsü olan, her cînsten cariyeler sürüsünde, onların obalarından çadırlarından çıkma Türkmen kızları görülmemiştir. Türk Töresi, zenginlerin, sultanların saraylarına kızlarını, ne pahasına, hangi şekilde olursa olsun göndermek için, birçok topluluğun adet haline getirdiği bu ilişkiye kapalıdır. Onun içindir ki, Selçuklu ve Osmanlı sultanlarından, Türkmen anadan doğan birkaç kişi vardır. Türkmen kızı evinden obasından gelinliği ile, ancak evinin izzetli hatunu olmak için, ana olmak için çıkar. Bu iftira, yalnız bu topluluğa değil, top yekûn Türk aile kurumuna atılmış bir iftira sayılmalıdır.
Alevi Türkmen soydaşlarımıza atılan bu iftira, genellikle “Kızılbaş” yahut “mum söndürenler” veyahut da “mum söndü yapanlar” diye ifade edilir. Bundan kastedilen şudur: bunlar “gece ayin yaparlar, ayin sonunda lambaları söndürerek birbirlerinin eşleri, kızları veya kız kardeşleriyle ilişkiye girerler.” Çoğu zamanda kendi kızı veya kız kardeşi ile ilişkiye girenler anlamında kullanırlar. Şunu da hatırlatalım ki, iftira sahibi şahıs veya çevreler, kendilerinin de çok iyi Müslüman oldukları iddiasını taşırlar. Türkler, tarih boyu, kan düşmanları tarafından dahi, bundan daha ağır bir şekilde suçlanmamışlardır. İftira sahiplerinin, bunu İslâmî inançlarının neresine layık görüp oturtabildikleri, düşündürücü ve anlaşılmaz bir haldir.
Bu iddianın en küçük bir kanıtı veya belirtisi bile gösterilememiştir dedik. Biz bu konu ile ilgili olarak, Türklerle alâkalı olmayan, tarihi bir olayın da bu iftiraya kaynak teşkil etmiş olabileceği ihtimali üzerinde duracağız.
Yukarıdaki bölümlerde sırası geldikçe İran’ın, daha doğrusu Fars toplumunun, Şah İsmail devrine kadar Sünnî-Şafıî mezhebine mensup olduğunu vurgulamıştık. İran Farslığının, Şiîliği kabulü, Şah İsmail’in, Çaldıran savaşında (1514) yenilmesinden sonra Sünnî düşmanı kesilmesiyle, baskı ve kanlı katliamlar neticesinde gerçekleşmiştir. Aynı dönemde, Anadolu’da da Sünnîleştirme politikaları uygulanmaya başlar. Bu değişimlerin oluşmasından sonradır ki, her iki tarafın ahalisi, birbirlerini, mezhebî mensubiyetlerinden dolayı suçlamaya başlarlar. Şiîler, Sünnîleri Yezid  yanlısı, Sünnîler de, Şiîleri Rafizî, zındık v.s. olarak suçlarlar. Artık, Sünnîlik Anadolu, Şiîlik/Alevîlik de İran kimliği olarak algılanmaya başlar. Anadolu Sünnîliğinin suçlamalarında İran unsurları ele alınır. Şiîliğin/Alevîliğin suçlanmasında, İranî kimlik söz konusu olduğundan, İran’ın (Farslar’ın) İslâm  öncesi inanç ve kültür unsurlarının, Anadolu’ya yabancı olanları da, Şiî/Alevi Türkmenlere yakıştırılarak suçlamalara eklenir. Bunlardan, tarihi bir olay çok büyük önem taşıyor ki, kanaatimizce bu iftİranın kaynağını teşkil eden unsurlardan biri olduğunu düşünüyoruz.
İran’da, V. yüzyılın sonlarında, Zerdüştlüğün bir kolu olan Mazdekizm ortaya çıkar. Bu mezhebin kurucusu olan Mazdek adlı biridir. Bu devirde İran Sasanî (Fars) devletinin başında da “Kubâd” yahut “Kuvat” bulunmaktadır. Bu ad, Türkçe’de  “Kabad”, sonraları da “Kavad” olarak telaffuz edilmiştir. Her şeyi mubah ve ortak sayan Mazdek, Kuvad’ı da, mezhebine sokar. Kuvad, daha İktidar mücadelesi sırasında, hapiste iken, ona muhafızlık eden zindancı,yanına gelip giden karısına aşık olur. Kavad da, karısı ile zindancının cinsel ilişkisine muvaffakat eder,  bu nedenle zindandan kaçmayı başarır. Sonra, bir fırsatını bulup hakimiyeti ele alır (485). Kuvat, Mazdeke uyarak, kız kardeşi ile evlenir. Düğününe bilinen dünyanın her yerinden davetliler çağırır ki, bu şekilde bu olay her tarafta duyulur. Daha sonra halk isyan eder, Mazdek kaçar, Kuvad’ı da hapse atarlar. Bilahare, Kuvad’ın evlendiği kız kardeşi kraliçe Kuvadı zindandan çıkarmıştır.  Türkler de, bu kavat adını, bugün dahi kullandıkları kötü anlamıyla, konuşma dillerinde kullanmaya başlarlar. Selçuklu Sultanlarında görülen Key-Kubad adı da aynı İranî ada dayanır. İran kültür etkisine, kendilerini unutacak derecede kaptıran bir sarayda, İranî adlar da mutlaka ki, hakim olacaktı.
Tarihçi Kırzıoğlu bu konuya bilhassa dikkat çeker: “Dilimizdeki “karısını, kız kardeşini, kızını başkaları ile cinsi ilişkide bulunduran veya böyle hallere göz yuman” mânasına hakaret yerinde kullanılan “Kavat” kelimesi “Kitâb-ı Dede-Korkud” da sövme ve küfür söyleme sırasında “mere kavat, kavat oğlu kavat” şeklinde geçmektedir, Bu sözün, İran şahı I, Kavad’ın zındıklığı kabul etmesinin hâtırasından kaldığı anlaşılıyor. Lügatlerimizde bunun Arapça “kıyâdet” ten çıkan “kavvâd” sözünden bozma olduğu yazılı ise de, bu Arapça şeklin, “Kitâb-ı Dede-Korkud” ile göçebe Türkmenlerde görülen “kavat”ın, bu İran şâhı ile alâkalı bulunduğunu düşünmek daha doğru olsa gerektir.”  Şiîliğin/Alevîliğin İran kökenli algılanması gibi bir yanılgıyla, İslâm  öncesi, İran’da meydana gelmiş olan Kavad olayının verdiği menfi tasavvurlar, mezhebi çekişme devirlerinde, İranlı yahut  İran yanlısı gibi kabul edilen Anadolu Türkmenlerine yönlendirilmiş çirkin suçlamanın  kaynağını teşkil ettiği yahut edebileceği, dikkatten kaçmıştır.

Bütün menfi yakıştırmalara rağmen onlar Kızılbaş adıyla anılmaktan gururlanmışlar, “kızılbaş sözünü bizzat kendilerini ifade etmek için iftiharla kullanmışlar, devletlerini (devlet-i kızılbaş), hükümdarlarını (padişah-ı kızılbaş) ve ülkelerini de (ülke-i kızılbaş) bu tabir ile vasıflandırmışlardır.”

Şah İsmail bir deyişinde:

“Yüreği dağ olmayınca bağru kanlu la’l-tek
Heç kimin haddi yokdur kim Kızılbaş olmağa”

derken, Türkmenlerin gururunu okşuyordu.
Alevi Türkmenler, Kızılbaş adını, Osmanlı devşirme idarecilerinin, ahlakdışı anlamlarla kullanıp halka da yayması  sonucunda bırakmak zorunda kalmışlardır ki, bazı kesimleri bir süre Bektaşi adıyla anılmış, II. Mahmud’un, 1826 tarihinde Yeniçeriliği lağvetmesi ile Bektaşi adı da yasaklanmıştır. Bundan sonra başlayan sürecin, tespit edemediğimiz  bir safhasından itibaren de, bunlara Alevî denilmiş, kendileri de bu ismi benimsemiş ve kullanmaya başlamışlardır. Halbukî Alevî adı, tarihte, Hz. Ali soyundan gelenleri yani yalnızca Seyyidleri tanımlamak için kullanılmıştır. İran Şiî literatüründe de Alevi denilince Hz. Ali’nin soyundan gelenler anlaşılır.
Kızılbaş adının çıkış noktası, Türkmenlerin, çok eski bir Türk geleneğinin devamı olarak “Kızıl Börk” giymelerine dayanır. Kızıl başlık giymek, Türklerin çok eski bir geleneği idi. Yani Safevî devletinin kuruluş sürecinde, Şeyh Haydar devrinde başlamış değildir. Türkmenlerin milli-itikadî geleneklerince giydikleri Kızıl Börk’den dolayı, siyasi olarak Safevî yanlısı, itikadî olarak da Şiî  anlamında Kızılbaş diye anılması, XVI. yüzyılın başlarından itibaren görülmüştür.
Prof. Dr. Faruk  Sümer de bu konuyu önemle vurgular: “XIII. ve XVI. yüzyıllarda Anadolu’daki Türk göçebe unsurunun kızıl börk giydikleri kesin bir şekilde bilinmektedir. Bu usulün daha sonraki yüzyıllarda da yaygın olduğunda şüphe yoktur. Bu nedenle Safevî mürîd ve askerlerinin giydikleri külâh ve taçların kızıl renkte olmasının bu gelenekle ilgili bulunması her halde imkânsız değildir.”
Hatta şunu da belirtmek gerekir ki, Türkler arasında, onlara mahsus hale gelmiş olan “Ali’ye saygı, Ehlibeyt-i Nebevî’ye sevgi, hattâ Kerbelâ şehitleri için (dökülen) gözyaşları, Şiîlik için bir kanıt sayılmaz. Bunlar, Şiîlik ile sünnîliğin arasında çekişmelerin bulunmadığı bir dönemde, halk edebiyâtında da kullanılan temalardır. Bu çekişme XV. Yüzyıl sonlarından önce görünmeyecek ve özellikle XVI. Yüzyıl başlarında kendini belli edecektir.”
“Kızıl tac kabul edildikten sonra, İran’daki Safevî şahlarına tâbi olan bu zümreye Sünnîler tarafından kızıl-baş denilmiş, aleyhlerine birçok kötü isnâdlar uydurulmuş ve bu ad muhâlifleri tarafından daima tayip (ayıplama) maksadı ile kullanılmış, buna karşılık kendileri tarafından da kızıl elbisenin ve bilhassa kızıl tacın kudsiyetine âit bir hayli hikâyeler icât edilmiştir.”  Bunların içinde, Kızıl börk giymenin kaynağı olarak en yaygın olanı Hz. Ali ile alakalı olanıdır. Rivayete göre, Hz. Peygamber’in de katıldığı bir savaşta (?), Hz. Peygamber’in, ok darbesiyle bir dişi kırılır ve düşer. Bunu gören Hz. Ali, Hz. Peygamber’in mübarek dişini alır ve kaybolmasın diye kendi başına çakar ve böylece muhafazaya alır. Hz. Ali’nin başı kanar ve bütün başlığını (yahut “sarığını”) kırmızıya boyar. Bunun için de, bu olaya atfen Kızıl börk giyilmiş. Bu anlatım halkın itikadî tasavvurunda yaratılmış olup, aslı yoktur. Bu misalde olduğu gibi, “Her ne kadar Alevler, Kızılbaş adının İslâm ’dan kaynaklandığını söyleseler de bu adın İslâm ’la bir ilgisi yoktur.


Her şeyden önce bu ad Türkçe’dir. İkinci önemli neden ise Aleviliğin hiç bulunmadığı bölgelerde bile Türkler arasında kullanılır. Genellikle “sapkın inanç” anlamına gelir.”  Müneccimbaşı da, Kızılbaşlar sözünü genellikle, Şah İsmail  ve Safevî devleti mensuplarından çok, Anadolu ve Anadolu’dan Şah İsmail’e giden Türkmenler için kullanır. Osmanlının  karşısında olunca “kızılbaş”, yanında olunca Türkmen diye ifade edilir.
Kızılbaş sözü, aynı inançta (Alevi) olanların tamamını kapsamaz. Kızılbaş sözü yalnızca Şiî-Alevi inançlı Türk soylulara mahsustur. “Bunların dışındaki Şiî  zümrelere ve Bektaşilere bu ad verilmez. Kızılbaşların erkânında Bektâşi erkânının büyük etkisi inkar edilemez; fakat bu mezhebi Bektaşilikle karıştırmamak lazımdır. Bektâşi’lik bir tarikattır ve her isteyen bu tarikata girebilir ise, de kızılbaşlığa giremez. Kızılbaş, erkek olsun, kadın olsun, mutlaka kızılbaş soyundan gelir.  Bunun içindir ki “Bütün Kızılbaşlar Bektaşi, fakat bütün Bektaşiler Kızılbaş değildir” genel tespitine varılmıştır. İran’da da Kızılbaş sözü yalnızca Şiî  Türkler için kullanılır.
Dede-Baba Bedri Noyan, bunların  hepsinin Caferî mezhebine mensup olduğuna işaretle, “Caferi topluluğu Türkiye’de esaslı iki koldur: Esas Babagân (Bektaşiler) ve Dedegân kolu (Alevler)dur. Bektaşilerin, genel olarak, köylerde yaşayan bölümüne Alevi denir. Halk arasında bunlara Kızılbaş da denir”  diye ayırır. Sosyolog Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Alevi zümreleri arasındaki küçük nüans farklarına rağmen onları “Türk standart kültürü”nün temsilcileri olarak tanımlar.
Bugün, Asya kıtasının birçok yerinde rastladığımız, Kızılbaş adıyla anılan zümrelerin hepsi de Türk/Türkmen asıllıdır.
Anadolu ve Azerbaycan’ın dışında, büyük çoğunluğu İran’da yaşarlar ki, buların da büyük ekseriyeti, Safevîler dönemi Anadolu’dan giden Türkmenlerdir.
Afganistan’da birçok Türk asıllı Şiî  zümreler olmakla, bunlardan yalnızca Herat’ta,  bir zümre ile Kabil’in bir mahallesini (Kızılbaşlar Mahallesi) teşkil eden bir zümre Kızılbaş adını taşıyor. 1993 Şubat ayında, Afganistan’a yaptığımız bir seyahatte bu Kızılbaş zümresinin varlığına şahit olmuştuk. Bunları bize anlatan dostumuz “bunlar, vaktiyle (batı yönünü göstererek) o taraflardan gelmişler” diyordu. M. Baınbrıdge, Dünyada Türkler adlı kitabında şu malûmatı veriyor: “Kızılbaşlar Kabil’de yaşarlar; bunlar Pers işgali sırasında kurulan ve İran’da Safevî devletini destekleyen Türk aşiretlerden alınan askerlerden oluşturulan garnizonun soyundan gelenlerdir.”  Anlaşılan odur ki, bu zümre, Anadolu’dan giden Türkmen vatandaş ve soydaşlarımızdır. Yine bunlar gibi, Şah İsmail zamanında Özbekistan’a yerleşen bir Kızılbaş zümresi de vardır ki, bunlar “Türk” olarak adlanıyorlar, kendileri de kimliklerini Türk olarak ifade ediyorlar. Cumhuriyet gazetesinin 25.8.1998 tarihli nüshasında, gazetenin yazarlarından Mustafa Balbay, Özbekistan seyahati sırasında tanıştığı Nadirbeg’e “kimler var burada” diye sorduğunu ve Nadirbeg’in’de, –eliyle yerleştirip gelmiş gibi– ”Şu karşı Amankutan’da Kızılbaşlar var, ...” şeklinde cevap verdiğini anlatır.
Sahip oldukları Türk kimliğini, Türk töre ve geleneklerini hiçbir şekilde yitirmeyip yaşatan bu devlet kurucu Türkmen topluluğu, İlahiyatçı bilim adamı Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün nezdinde gerçek asli kimlikleriyle tanımlanır: “...bu kitleler (Yörükler, Türkmenler, Kızılbaşlar,  Tahtacılar,  Bektaşiler  vs.)  ayrı  etnik  gruplar değildi. Bunların hepsi öz be öz Türk’tü. Bunlar, kendilerini Şiîlik-Alevîlik-Batınîlik vs. itham eden ezici çevrelerin aksine, İran başta olmak üzere, bütün yabancı zevk ve eğilimlere  kapalı idiler. Ama, uysal hizmetçiler halinde tutulmaları   için susturulmaları, bunun için de itham edilmeleri gerekiyordu. Şiîlik, Batınîlik yaygarasının temelinde bu vardır. İlave edelim ki, Hristiyan  çevrelerin heterodoksi yaygarasını  ısrarla  ve semirterek  beslemelerinin  bir  başka  sebebi  daha  mevcuttur:

“Bizans’ı tarihe gömen kuvvetin besleyici kitlesi olan  Türkmen-sufîleri, İslâm’ın dışında göstererek ortalığı  bulandırmak” Kızıl tac’ın eski bir kökten geldiğini söyleyen Gölpınarlı,
 “Kızılbaşlıkta inanç, daha ziyâde göreneğe ananeye dayanır.”  diye tanımladığı, Kızılbaşların o devirdeki itikadî anlayışları, Türk’ün İslâm’ı algılayışının, kavrayışının oldukça net ve sade bir şekli idi. Bunlarda inanç, bir yaşayış biçimi şekline girmiş ve asırlardır taşıdıkları, Türklüğün hayat tecrübelerinin birikimleriyle yoğrulan milli vasıflarıyla bütünleşmiş, Türk tarzı idi. Zaten, kızılbaş adının dayanağı olan giydikleri başlığın Kızıl Börk oluşu da, eski tek Tanrı inancının mitolojik içeriğini ifade ediyordu. Bu bakımdan Türkmenlerin çok eskilerden beri neden Kızıl börk giydiklerinin ve bunlara, “Kızıl” ve “baş” sözlerinin birleşmesiyle verilen “Kızılbaş” adının derin köklerinin üzerinde durmak gerekiyor.

TÜRK KÜLTÜRÜNDE BAŞ ve BAŞLIK

Kızılbaş adının kaynağı olan Oğuz/Türkmenlerin Kızıl börk giyerek başlarını kırmızı/kızıl renkle süslemeleri, mitolojik birikim ve tasavvurundaki inançlarla ilgilidir.
Türklerde, kendini takdim, düşünce ve inançlarını ifade etmede, “baş”ın önemi büyüktür. Yas hali, mutluluk hali, kabul ve reddiyeler, bir kadının medeni vaziyeti, insanın vasıfları, sosyal siyasi durumu, etnik ve kabile mensubiyeti v.s. çoğu zaman başıyla, baş süslemesiyle ve başına giydiği başlıkla ifade edilir. İnsan vücudunun en mükemmel yeri başıdır. Düşünme, konuşma, duyma, görme ve beslenme merkezleri hep baştadır. Eski Türk inançlarına göre Tek Tanrı göğün bilinemeyen yüceliklerindedir. Türklerdeki bu eski telakkinin izleri bugün de İslâmî bir görünümde yaşatılmaktadır. Tanrı’ya karşı yapılan dualarda, niyazlarda eller havaya kalkar, yüz yukarı çevrilir. Halk ağzında söylenen “yukarıdaki”, yukarıdaki Allah”, “üstümüzde Allah var”, “Allah başımıza taş yağdırır” vs. söylemler hep eski Türk kozmik inançlarından kaynaklanır. Bu anlayışa göre gökte olan Tanrı’ya, insan bedeninin yönelmiş olan kısmı baş kısmıdır ki, yukarıda verilen misallerden dolayı da baş kutsiyet ve değer kazanmış olmalıdır.
Türkler arasında, özellikle de Kızılbaş Türkmenlerde gördüğümüz semah ayini veya gösterisi de baş ile alakalıdır. Bugün İran Türkleri, Azerbaycan ve ülkemizde, genellikle Kars ve Iğdır civarında, Terekeme ve “Azerî” Türkleri günlük konuşmalarında, karşısındakine dostluğunu ve sevgisini belirtmek için sık sık, “başına dönüm”, “başına dolanım” yahut “başına dönüm, gadanı  alım”, “başına kurban olum” diye başa ant içmek hitaplarında bulunurlar ki bu, eski Türk inançlarının izlerini taşır ve semah ile aynı tasavvura dayanırlar.
Eski Türk inançlarına göre, hasta birinin etrafında dönülünce, onda olan hastalık dönenlere intikal eder ve hasta da iyileşirdi. Sağlam bir insanın etrafında dönüldüğü zaman da, onun keder ve üzüntüleri dönenlere geçerek mutluluğa kavuşur. Şiî  Türklerde, halk arasında söylenen, bir çaresiz hastayı veya kötü vasıfları olan birinden bahisle “(falanın) başına dönesi” diye yapılan beddua yahut kargış sözleri de aynı inançla bağlıdır. Azerbaycan Türklerinde, bir çocuk, büyüklerinden birinin etrafında dönerse, ona, kızgınlıkla tepki göstererek mani olurlar ki,zarar görmesin.
Aslında eski inançlarda bu başa dönme olayının dönenlere faydalı etkileri de var. Ancak etrafında dönülen şahsın ve yerlerin kutsiyeti bulunmalıdır. Çünkü kutsanmış yerler ve şahıslarda insana geçecek hastalık ve kötülükler bulunmadığı için ancak dönenler onun kutsiyetinden faydalı şeyler alırlar. Ancak kutsiyeti olmayan yerlerin ve insanların etrafında dönmek, eski Türk inançlarına göre kutsal insanların ve yerlerin hamisi olan iyilik ruhlarını kıskandırıp gazaplandıracağı için, onların zarar vermesine neden olurlar.  Bir hastanın etrafında gönüllü dönen yakınları, onun hastalığının, paylaşarak kendilerine geçmesini ve hastanın iyileşmesini sağlamaya çalışırlar. Yine hastanın iyileşmesi için kutsal sayılan, türbe, ocak veya pir  yatırları gibi yerlere götürüldüğünde bu sefer hastayı o yerin etrafında dolaştırmaya başlarlar ki, bu yerin kutsal şifası hastaya geçsin ve onu iyileştirsin.
Azerbaycan Türkleri, bir şahıs hastalandığında onun etrafında hayvan dolaştırırlar, bununla da, hastalanan şahsın mutlak iyileşeceğine inanılır. İnanca göre, onun bütün dert ve hastalığı, ağrı-acısı, etrafında döndürülen hayvana geçmiştir.
Tarihi kaynaklarda bu geleneğe çokça rastlanmaktadır. VIII. Yüzyılda, Uygur Türklerinde, otağ etrafında dönmek merasimine rastlanıyor. Uygur kağanı ile evlenmiş olan soylu bir hatunun tahta çıkması dolayısıyla yapılan tören şöyle anlatılır:
“Çinli olan Hatun, Çin elbiselerini çıkarmış, al renkte Türk elbiseleri ve altın tâc giyerek Kağanın bulunduğu kalenin önüne gelmişti. Kale üstündeki Kağan doğuya dönmüş, Hatun ise batıya müteveccihdi. Kağanın önünde eğildikten sonra, bir tahta oturtulan Hatun, otağ etrafında, dokuz kere döndürülmüş”  ve bu şekilde de takdis edilmiştir.

“Gök-tengri’de kut bulan Türk hükümdarlarından Göktürk kağanı, güneşe teşbih ediliyordu: bir keçe üzerinde havaya kaldırılarak, doğuya açılan, muhtemelen gök timsali, gök rengindeki kubbeli çadırın etrafında, dokuz kere, güneş istikametinde, döndürülürdü.”
Türk yazıtlarında, kağanlığa geçme merasiminde de bu tören görülür. Göktürk kağanı bir keçe üzerinde havaya kaldırılarak, girişi doğuya açılan, gök rengindeki kubbeli çadırın etrafında, dokuz kere, güneş istikametinde, döndürülmüştür.
Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran’a seferi (9 Temmuz 1514) zamanı bu törenin yapıldığı görülüyor. Haydar Çelebi, Seyahatnâmesinde bu olayı şöyle verir: “Kunduz suyu yakınında Tat mescidi önündeki Öşkçü kayası konağına. Kapı halkına cephane dağıtıldı, Eski bir usûl gereğince Yeniçeri tayfası otağı hümayun etrafın da halka çevirip (Tavaf edip) yürüyüşe geçtiler.
Bu geleneğin, bu gün Anadolu’da ve diğer Türk yurtlarında, çeşitli vesilelerle uygulandığı görülmektedir. Varsak Türkmenlerinde (Feke ve Yahyalı köylerinde), “gelin kız evinden ayrılıp oğlan evine götürülürken önce caminin çevresi yedi defa, daha sonra da mezarlığın çevresi bir defa olmak üzere dolandırılır, oradan da oğlan evine götürülür.”

BAŞ VE BAŞLIK ÜZERİNE BEDDUA VE YEMİN

Eski Türklerin, Kızılbaş konusunun mitolojik kökleriyle alakalı baş ve başlık kutsallığının izlerini bugün baş ve başlık üzerine yapılan beddua ve yeminlerde de görüyoruz. Türkmen sahası bu konuda oldukça zengindir.  
–    Papağın boş kalsın.

–    Seni görüm papağını yere çalasın  
–    Seni doğanı, görüm kara giysin göy çalsın.
Başına (veya başıma) taş düşsün (-baş taşı koysunlar anlamında- Yani, sen ölesin, sana baş taşı, mezar taşı koysunlar).
– Başımın sadakası olsun.
– Papağı önüne koyup düşünmek. (Ahilerde de görülen bu usulü, İbn Batuta, Anadolu seyahatinde, Ahi zaviyelerinde yapılan toplantı ve ayinlerde herkesin külâhını önüne koyarak oturduğunu kaydederek tasvir eder.)
Bunların yanında, “Başın yüce olsun,” “Başın aşağı olsun,” “başı harab,” “başı dik,” “kafasız,” “kafalı” v.b. birçok algış (alkış) ve kargış söylenimleri de çoktur. Başın yüce ve yüksek olması anlayışına, Kutadgu Bilig’de de rastlıyoruz:
“başıng kökke tegse bedüklük atın
kirip yatgu ornung kara yir katın”
Yani, “Büyüklük ve şöhretle başın ne kadar göklere yükselirse-yükselsin, sonunda girip-yatacağın yer kara topraktır.”
Başa yemin edilmesi ile ilgili bir misal Selçuklu hükümdarı Sultan Sencer’le alakalı bir olayda anlatılır: “Nişapur’da Şafîler ile Hanefîler arasında meydana gelen kavgada hanefîlerden 70 kişi öldürülür. Sultan Sencer büyük hacip Mahmud Kâşanî’yi çağırarak, “Şafiîlerin reisi Şeyh Muhammed bin Yahya’ya git, bu ülke senin mi, yoksa benim mi?, eğer benim ise sen oradan çık, eğer senin ise benimle savaşa hazırlan. Yoksa bu ülkeyi terk edip çık git” demesi için emir verir. Sultan Sencer, sonradan pişman olur. Mahmud Kaşanî de Şeyhin yanına varınca bu mesajı şeyhe vermemiş daha olumlu davranmıştı. Geri döndüğünde Sultan Sencer, ne olduğunu sorar, ağır mesajının iletilmediğini duyunca çok sevinir, ancak inanmaz Mahmud Kâşanî’ye o sözleri söylemediğine “başıma and iç” diye yemin ettirmişti.”
Eski Türk geleneklerinde başa kül dökmek gibi, ocak kültü ile ilgili davranış ve yakınmalar da vardı. Bu gün de bu kült yaşamaktadır. Yaşam hayat, mutluluk, aile hayatını ifade eden “yanan ocak” sönerse felaket demektir. Ondan geriye kalan “kül”dür. Anadolu’da ve başka Türk sahalarında, bir felakete uğranması veya aileden birinin ölmesi halinde, genellikle kadınlar başlıklarını açar, saçlarını yolup, yüzlerini yırtarken başlarına da, felaketin ifadesi olarak kül yahut toprak seperler, ağlaşırlar.
“Başı küllü”, “kül başına”, “başıma kül”, “başına kül elensin” gibi kargamak sözleri aynı anlamları ifade eder.

BÖRK’ÜN KUTSALLIĞI, BÖRK ÇIKARMA YAHUT BAŞ AÇMA

Türklerin, başlıklarına önemli anlamlar vermesi ve kendilerini başlıklarıyla tanımlama gelenekleri, başlık taşımayı gerekli bir töre haline getirmiştir. Her Türk, başlıklı olmak zorunda idi. Bu geleneğin, çok eski olduğunu, daha 11. yüzyılda atasözüne dönüşmüş bulunduğunu, Mahmut Kaşgarî’nin kaydettiği, “Tatsız Türk bolmas, başsız börk bolmas,”  bugünkü söyleyişle “Tat Türksüz olmaz, baş börksüz olmaz”  Türk atasözünden de anlıyoruz. Eskiden Türklerde, başı açık dolaşmak ayıp sayılırdı. Aşağılayıcı anlamda, bu gün de kullandığımız “başı açık, baldırı çıplak” sözü aynı geleneğe dayanır. Kafkasya’da, Gürcüler başlık giyimine pek önem vermedikleri için, Türkler onlara “başı açık” demişlerdir. Tarihi kayıtlarda da, Gürcüler birçok yerde böyle anılmışlardır. Dede Korkut destanında, Gürcülerin Tatyan bölgesindeki bir kalesinden bahisle “başı açuk Tatyan kalası” diye bahsedilir.
Türklerde, börksüz olma, daha doğrusu baş açma, yahut börk çıkarma, bazı durumlarda söz konusu olup, eski inanç ve geleneklere göre uygulanıyordu. Türkler börklerini, ancak kutsallığı ve saygıyı ifade etmek, sevinç ve üzüntülerini belirtmek için, törenlerde bir davranış olarak çıkarırlardı. Bu geleneksel davranış hali, bugün dahi, bazı vesilelerle yapılmaktadır. Bazı muhitlerde, köylerde, okullarda, askerlikte v.s. gördüğümüz, bazen sevinç ifade etmek için başlıkların, keplerin, sevinç çığlıklarıyla havaya atılması, bazen de, bir felaket veya üzüntü haberi alındığında, başlıkların yere vurulması, kökü eski Türk gelenek ve mitolojik inançlarına dayanan davranış biçimleridir. Eski Türk geleneğinde, börkü havaya atarak “algış = al gış” (sevinç, takdir, şükretme)  yere çalmak suretiyle “kargış = kara gış” (beddua, kahretme, matem hali), halini belirtiyorlardı.
Dede Korkut destanında, bu Türklerin geleneksel davranışı, Beyregin ölüm haberinde görülüyor: “Kırk elli yiğit kara geyüp geyüp gök sarındılar, Kazan Bige geldiler. Sarıkların yire vurdular, Beyrek deyü çok ağladılar.
Osmanlı padişahı Sultan II. Bayezid, oğlu Alemşah’ın ölüm haberini alınca, kavuğunu yere çalmış, hatta eski bir Türk matem geleneğinden olarak, saray halılarını da tersine çevirtmişti.  Sultan II. Bayezid’in oğlu Yavuz Sultan Selim’in ölümünde de, askerler, eski Türk âdeti  üzere külâhlarını  yere atıp feryad etmişlerdir.
Eski Türkler Tanrıya dua ve ibadet ederken,  yüksek makam sahibi şahsiyetlerin huzûruna, dinî ve millî bayramlarda toy törenlerinde,  matem törenlerinde, yas (üzüntü) ve sevinç alâmeti olarak başlarını açıyor ve külahlarını ellerine alıyor veya koltuklarının altına saklıyorlardı. Osman Turan’ın “şamanî usûl” dediği bu davranışın, Büyük Selçuklularda,Anadolu’da hükümdarlar
 ve halk arasında da yaşadığını, Müslüman Alp Arslan’ın, şamani Cengiz Han gibi Tanrı’nın  huzûruna  başını açarak çıktığını ve o şekilde ibadetini yerine getirdiğini yazıyor.
Bizans tarihçisi, Menandros, Göktürklerin, ölen hanların matem (yuğ) törenlerine gelen Çin ve Bizans elçilerinin başlarını açmaya mecbur ettiklerini yazıyor.
İbn Fazlan, X. yüzyılın başlarında Türk yurtlarına yaptığı seyahatte, Türklerin başlık çıkarma geleneğinden ilgi ile bahseder: “Hükümdar, ata, seyissiz tek başına biner. Gezerken yanında muhafız bulunmaz. Sokaklardan ve çarşıdan geçerken herkes ayağa kalkar. Kalpaklarını çıkarıp koltuklarının altına alırlar. (200a) Hükümdar geçince tekrar başlarına giyerler. Aynı şekilde, hükümdarın huzuruna giren herkes; küçük veya büyük, hattâ çocukları ve kardeşleri bile onu gördükleri zaman kalpaklarını çıkarıp koltuklarının altına alırlar. Sonra, başlarıyla selâm verip otururlar. Daha sonra kalkıp, hükümdar oturmayı emredinceye kadar ayakta dururlar. Onun önünde oturan herkes diz çökerek oturur. Kalpağını koltuğundan çıkarmaz. Huzurundan çıkıncaya kadar saklar. Yanından ayrıldıktan sonra tekrar giyer Şapkayı çıkarma: Bazı hallerde baştaki şapkayı çıkarmak âdeti, Türkler arasında câri idi. Bu âdeti İslâm  ülkelerine asker olarak gelen Türklerde ve Moğollarda da görmekteyiz.
Mevlânâ Celâleddin öldüğünde, tabutu etrafına toplanan, başka dinlerin de temsilcilerinin iştirak ettiği cenaze merasiminde, herkes başını açarak yürümüştü.
Bahaeddin Ögel de, Fatih Sultan Mehmed’in hocası Aakşemseddin’in de uyguladığı, Tanrıya niyaz ederken baş açma geleneğinin, Selçuklu, Osmanlı sultanlarının da uyguladığını belirterek, Bu Türk geleneğinin, (son asırlarda) “İslâm  ibadetlerinde devamı mahzurlu sayılmıştır” diyor. Bizim anladığımız, din adına, Türk kültürünü, Türk geleneklerini erozyona uğratan, bu şekilde de onun hafızasında silinmeler meydana getirmeye çalışan bir mekanizmanın ürünü olarak algıladığımız, bir yabancılaşmaya, bir farklılaşmaya işaret eder.
Abbasîler, Emevîlere karşı harekete başladıklarında, Peygamber’in bayrağı da siyahtı diye siyah bayrak çekmişlerdi. Halifelik devirlerinde de, devlet hakimiyetini, bağımsızlığı, hürriyeti, mutlu hayatı temsil ediyor diye siyah renkli bayrağı kullanmışlardı. Kendilerinin dışındaki Müslümanlara da bunu kabul ettirmeğe çalışmışlardı. Bir zaman için “Selçuklu devletleri Sünnî Abbasî halifelerine uyarak siyah bayrağı kabul ettikleri halde Türk halkı ve özellikle göçebeler, millî anane icabı, bu rengin matem olarak kullanılmasına devam ettiler.”  Araplar için bayrağın rengi olan siyah, Türkler için tam zıddı olan, kötülüğün, felaketin matemin sembolüdür. Türklerin bayrak rengi ise, Tanrısal kutsiyeti olan “Kızıl” yahut diğer söylenişiyle “al” rengidir.

TÜRKLERDE KIZIL/AL RENGİ

Kızılbaş adındaki “kızıl” sözü, Türkiye Türkçesi’nde, menfi anlamlarla yapılan yüklemelerle oldukça yıpranmış ve bu yüzden de Türk dilindeki asıl anlamlarıyla kullanılamaz yahut az kullanılır bir hale getirilmiştir. Bu dil, kültür ve millî tasavvur erozyonuna en açık örneklerden biridir.
Burada, bizi esas ilgilendiren konu, Türkmenlerin börklerindeki kızıl rengidir. Yukarıdaki bölümlerde, çok eskiden beri Oğuz/Türkmen boylarının kızıl renkli börkler giydiğine çoğu yerde işaret etmiştik.
Kaynaklarda, Türkmen börkleri, kızıl/al renkli olduğu kaydediliyor. Ancak, börklerin bütününde kızıl renk görülmekle beraber, başka renklere de tesadüf ediliyor ki, esas olan gelenek, bütün börklerde, tepe kısmı (Tanrıya yüz tutan kısım)nın, Tanrısal renk saydıkları kızıl renkten olmasıdır. Bu tarz bugün efelerin, zeybeklerin, seymenlerin v.s. folklorik başlıklarında da muhafaza edilmektedir.
Türk mitolojisinde, Türklerin renklerle ilgisi önemli bir yer tutar; mavi (gök mazisi, Türkuaz), beyaz/ak ve al/kızıl renkleri başta gelir. Kızıl/al rengi ayrıca kutsal motifler içerir.
Al rengi kırmızıdan farklıdır, kutsal, Tanrısal renktir. Kırmızı renk adı 12. asırdan önce pek görülmemektedir. Kırmızı, Türkçe’ye sonradan, Sogdca’dan veya Farsça’dan geçmiştir.
Al renk adı kutsallık içerdiği içindir ki, Türkler, “kırmızı bayrak” değil “al bayrak,” “kırmızı kan” değil “al kan,” demişlerdir. Yermek, aşağılamak anlamında “karalamak” derken, yüceltmek, övmek, kutsamak karşılığı da, “allamak” sözünü kullanırlar. Bugün dilimizde kullandığımız “allamak pullamak” sözü de aynı maksatla kullanılır. Türkler, al yahut kızıl rengi, Tanrısal renk, kutsal renk kabul ettikleri için, eski Türk inancına göre, Tek Tanrı veya Gök Tanrı’nın gökte olduğunun tasavvuru ile başlarına giydikleri börkün, Tanrıya karşı olan, yani tepe kısmında genellikle kızıl yahut al renk kullanmışlardır. Bir başka söyleyişle, başlıklarında, Tanrısal kutsallık verdikleri Kızıl rengi kullanarak Tanrıya tazimlerini bildirmiş oluyorlardı. Bu giyimlerinden dolayı da onlar, kızıl-börklü yahut Kızılbaş diye anılmışlardır. Ancak, yabancı bir mantık, Türk tasavvurunda manevi bir ifadesi olan bu sözü, menfi anlamlı bir hale sokmuştur.
Kızıl yahut al renk, güneşin doğmak üzere iken (şafak vakti) ve yine battıktan hemen sonra gökyüzüne yansıttığı kırmızımsı renktir.  Türkler eskiden, genellikle, şafak sökerken, ve
akşam vakitlerinde, gökteki, “göyün kızıllığı” dedikleri bu görüntü anında dua ederlerdi.  Eskiden “algış” şeklinde, İslâmî dönemde de salavat getirerek, bu hali kutsamaktadırlar. Türkler bu şekilde dua ile, sabah vakti onu karşılıyor, akşam vakti de onu yine dua ile uğurluyorlardı.
Kırmızı (al/Kızıl), mitolojik Türk kosmik anlayışında da, göğün zirvesini ve ateşi ifade eder.  
“Al”, Türk lehçelerinde “yüksek”, “yüce” ve “kudret” anlamlarına da gelir.  Altay dağının adı aynı maksatla söylenmiş olup, Al=yüce-yüksek, tay=tağ/dağ demek olup Al-tay=yüce-ulu dağ, yüksek dağ anlamındadır.
Radloff, Altay dağ adının “Al-Tayga” sözünden meydana geldiği üzerinde durarak, bu tabirin “yüksek taşlı dağ” anlamına geldiğini yazıyor.
“Al” terkibindeki ilahi anlamlarla kutsiyet kazandırılmış olan Altay dağı, şamanlarda, bir ruh ve tanrısal bir kutsiyetle yadedilir. Ayin ve dualarında da kutsal Altay dağına hitap edilir.
Altay mitolojisinde, kutsallaştırılan, insanüstü varlıkların isimlerinin başına “al” ilavesiyle adlandırılırlar; “Al-pörü” = korkunç kurt, “Al-yış” = korkunç ve sihirli orman” gibi.
Halûk Tarcan, eski Türk dili ve mitolojisini incelediği kitabında konu ile ilgili ilginç görüşler ileri sürüyor: “... güneş, gökteki ateş gibi, korkunç bir kudret ve enerjidir. Değdiği, kendisine verilen, yani al/dığı her şeyi yakar, kendi gibi alev, ateş haline getirir. Rengi al/dır, kutsal olduğu için, rengini ifade eden al kelimesi de kutsal anlamına gelir. (Prof. Dr. A. İnan) (Al/ıp gökyüzüne, Tanrı’ya götürdüğü için kutsal demektir. Al-Apa, al/an=ilah, alıp Tanrı’ya eriştiren “ilah” demektir ki, alap, sonunda Alp şekline girmiştir.(125) Alp dağlarına bu adı verenler, Kamunlar adını taşıyan, İtalyan Alplerine yerleşmiş olan Ön-Türklerdir.”  Tarcan, kitabının bir başka yerinde de, “Alp” adını tahlil ederken de, yukarıdaki görüşlerini güçlendirmeğe çalışır: “Al-Apa, Al-Ap, sonunda Alp olmuştur. Güneş Kültü’ne ait bir kavramdır: Al, ateşin rengidir; çünkü, “ateş kendine verilen her şeyi Al/ıp, göğe götürür; yakarak Al/ır ve götürür. Bu fiil, bu nedenle hem rengi ifade eder, hem de göğe götürdüğü için kutsal ve yüksek anlamına gelir. Öyleyse Al, hem ateş rengidir hem de “yüksek, kutsal” demektir.
Türk lehçelerinde, aynı şekilde birçok adlar oldukça fazladır. Kızıl-dağ adı da, daha çok dik yamaçlı dağ ve tepelere verilir. Azerbaycan halk edebiyatında “al” yüksek ve dik anlamlarında da kullanılır:
“İrevanın al yokuşu
Gider yazı, gelir kışı,
Şirin olur yar öpüşü.”
Buradaki “al yokuş” sözü, yokuşun çok dik ve yüksek olduğunu anlatır.
Bugün bütün Türk topluluklarında bilinip oynanmakta olan aşık oyunları var. Bilinen en eski Türk oyunlarındandır. Bu oyun, koyunun arka bacağının diz kısmından çıkarılan aşık denilen kemikle oynanır. Aşığın dört yüzü “cik”, “bök”, “tokan” ve “alçı” adlarını alır.
 Aşığın, oyunda en makbul duruşu, en dik olan alçı duruşudur ki, oyunda kazanmanın sembolüdür. Alçı adı verilen bu duruş, “al” sözünün dik anlamıyla anlatılmıştır ve oyunda uğurlu sayılmıştır. Azerbaycan halk ağzında söylenen “falanın aşığı alçı durup” sözüyle anılan kişinin şansının açıldığı, işinin uğurlu gitmiş olduğu ifade edilmek istenir.  Radlof da, “al” sözünün “uluğ” sözünden geldiğini ileri sürüyor.  
Eski şamani inançlara göre ateş, kötü ruhları kovar, insanın kötü ruhlardan temizler. Abdulkadir İnan’ın nakline göre, VI. Yüzyılda Göktürk Kağanına, elçi olarak gelen Bizans elçileri iki ateş arasından geçirilerek, onlarla beraber gelmesi muhtemel olan kötü ruhların kovulması sağlanıyordu. Bu adet Moğol saraylarında da var. Başkurt ve Kazak Türkleri, yağlı bir paçavrayı ateşleyip hastanın etrafında, “alaslama” dedikleri, “alas, alas” diye dolaştırarak, hastaya musallat olmuş kötü ruhları kovmuş oluyorlardı.  Buna Anadolu’da “Alazlama” denilmektedir. Bu eski Türk töreninin devamını, bugün, Nevruz törenlerinin yapılmakta olduğu Kars, Iğdır ilimizde ve “Azerî” Türk muhitinde görmekteyiz. Nevruz bayramından bir önceki Salı akşamı (halk ağzında “ahır (son) Çarşamba” akşamı), güneşin batışıyla ateşler yakılarak, halk ağzında “ala-alav” denilen bir tören yapılır. Ev halkının hepsi ateşin üzerinden “ağırlığım uğurluğum ateşe” diye atlarlar. Bekâr kızlar şansları açılsın diye “atıl matıl Çarşamba, bahtım açıl Çarşamba” diyerek ateşin üstünden atlarlar. Paçavralardan yapılmış yumaklar yakılarak havaya atılır. Bu gelenek, Anadolu’da da, kısmen yaşamaktadır. Rıza Nur, ateşten atlama geleneğinin Türklere mahsus olduğunu ve Sinop’ta bu geleneğin yaşadığını ve kendisinin de bizzat katıldığını söyler.

Al/kızıl sözündeki, yukarıda örneğini verdiğimiz insanüstü, korkunç anlamlarının, günümüzde, bütün Türklerde olduğu gibi, Anadolu’da da ve zengin varyantlarıyla, daha çok Alevi/Kızılbaş Türkmenlerde yaşayan en canlı örneğini, mitolojik inançlara dayanılarak var olduğuna inanılan, loğusa kadınların ve yeni doğan çocukların düşmanı olan “al-kızı” yahut “al-karısı” motifinde de görmekteyiz.
“Al-karısı” motifi, esasen, Türk mitolojisinde ikili bir anlam taşır. Türklerle kültürel akrabalığı bulunan Kitanlarda, “Kırmızı-kadın” dedikleri Al-karısı’nın faydalı, hayat verici, koruyucu bir motifinin de bulunduğu biliniyor.  Kitan imparatorunun annesi de “kırmızı kadın” (Albastı?) olarak telakki ediliyordu.  Türk mitolojisinin önemli motiflerinden “Umay” ana, Budist Türklerde “Umay Katun” adıyla kızıl renkli olarak anlatılır.  
Mitolojik anlayışlar, din değiştirmelerden etkilendiği üzere, muhtemeldir ki, Türklerin İslâmîyet’e geçişiyle, “Al-karısı”nın, hayat verici, koruyucu rolü dışlanmış unutulmuştur. İslâm dininde, Tanrı ile kul arasında bu müspet rolü oynayan bir varlık yoktur, yani Tanrının insanlara bahşettiği lütufları, onun adına sağlayan bir varlık yoktur. İnsanoğlu, dua ve niyazlarını ifade ettiği zaman Tanrı ile aracısız şekilde yüz yüzedir. Ancak, İslâm ’da, Tanrı ile insan arasında, insana kötülükler yapan bir varlık, bir “melek”, yani şeytan vardır. Kanaatimizce, Al-Karısı’nın faydalı rolü, İslâmî inançlara uymadığı için, “Al-karısı’nın bu yönü unutulmuş ve Al-karısı, kötü vasıflarıyla yaşatılmış olmalıdır. Ancak “al/kızıl” renginin koruyucu vasfı unutulmamıştır. Yeni doğum yapmış kadınların saçına veya omuzuna takılan kırmızı kurdela, Al-karısı’ndan korunmak içindir. Halk inancına göre Al-karısı kırmızı/al renkten korkar.

Daha 1072-3 yılında yazılmış olan, Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lûgat-it Türk’ün de, kızıl rengin, kadınların bezeği olduğunu anlıyoruz: “Kılnu bilse kızıl kedher” = kendini sevdirmeyi bilse kırmızı giyer (kadın güzel görünmeyi, iyi geçinmeyi bilirse kırmızı ipekli kumaş giyer).”
Başka Türk boylarında da söylendiği gibi, Kazakistan’da ağızlarda yaygınlaşmış şekilde söylenen “Kızın gözü kırmızıda” değimi ve henüz evlenmeyen kızların, kırmızı takılar ve kırmızı başörtüsü takarak bekâr olduklarını ifade etme geleneği,  Türk tasavvurundaki kızıl/kırmızı kültüyle alakalıdır.
Türkmenistan’da, bugün de kadınlarda kırmızı giyinmek ilk tercihtir. Türkmenistan Türkiye Büyükelçiliği Müsteşarı Annagulu Nurmemmet Kırmızı rengin Türkmenler için kutsallık anlamını da içerdiğini, Güneş’in doğuşu olarak algılandığını ve Kırmızı rengin kan rengi ile aynı olmasından dolayı, Türkmenlerce daha da kutsallaştırılıp sevilmesine neden olduğunu söylüyor.  
Kızıl sözü, renk anlamının yanında, aynı mitolojik anlayıştan kaynaklanarak, bildiğimiz altın anlamında da kullanılır. Azerbaycan ve Türkistan lehçelerinde, altına “kızıl” derler. Çok eski devirlerde para yerine değer olarak kürk kullanılırdı. Türkler kürke “ten/tın/tın” derlerdi. En değerli kürkler de güneş kızıllığının (al) renginde olanlardı. Güneş kızıllığı renginde olan en değerli kürkler için de yine güneşin rengi olan “al” sözü ilaveli “al-tın” al kürk, kızıl kürk diyorlardı ki kıymetin değer birimi idi. Bugün, kıymet değeri olarak kullandığımız madene verilen altın (al-tın) adının anlamının kaynağı, anılan eski Türk anlayış ve kavrayışına dayanır. Türkistan Türklerinde, küçük bir gümüş sikke olup, genellikle sikkeye denilen, asrımızın ilk çeyreğine kadar Türkistan’da para birimi olarak kullanılan “tenge”  sözü de ay
nı (al-kürk) “ten/tın” kökenlidir. Bugünkü Kazakistan Cumhuriyeti’nin resmi para biriminin adı da, anılan kürk adından türemiş “tenge”dir. Rusça’da para karşılığı olarak kullanılan “dengi” sözü de, Türkçe’den Rusça’ya geçmiş olan “tenge”nin Rusça söylenişidir.

TÜKLERDE BAŞLIK ANLAYIŞI

Türk kültüründe baş giyiminin önemli bir yeri vardır. Eski Türk inançlarında börk’ün kutsallığı vardır. Şaman inançlarında börk sihir gücüne sahiptir. Bugün Orta-Asya şaman inançlarına göre, güçlerinin büyük bir bölümü külâhlarının içindedir. Ayinlerde, külâhları daima başlarında olur; külâhsız ayin yapmaları halinde güçlerinin kaybolacağına inanırlar.  Anadolu Kızılbaş-Alevlerinde de, mürşidin yahut dedenin başında “kızıl tac” yoksa âyin yapılmaz.  
Türkler, eski Gök-Tanrı tasavvurunun sembolü olan Gök kubbeyi de yerin, dünyanın börkü olarak telakki etmişlerdir. Türklerdeki Gök kubbe, çadır ve börk anlayışı, aynı Türk kosmik tasavvuruna dayanır. Gök kubbe dünyanın, çadır ailenin, börk ise insanın koruyucu örtüsüdür.
Başlık (börk) Türk’ün kişiliğini belirler. ”Dost başa, düşman ayağa bakar” atasözü, baş giyiminin önemini belirtir. Günümüzde, birçok Türk muhitinde (özellikle kırsal kesimlerde) başlıksız, börksüz dolaşmak ayıp sayılır, kınanır. Köroğlu destanının Azerbaycan anlatımında, Köroğlu, ihtiyarlık çağında, şehre gitmek için yola çıkacağı zaman kılıcını ve börkünü çıkarıp atar. Karısı börkünü atmasına itiraz edince, Köroğlu “daha köroğluluk benden gitti” diye, ihtiyarladığını, yiğitlik vasıflarını kaybettiğini anlatmak ister.
Türkler, çok eski devirlerden beri giydikleri başlıklarla tanımlanır. M. Ö. 480 yılında Sakalar, başlarına giydikleri dik, sivri başlıklarıyla dikkati çekerler.  Sakalar hakkında önemli bilgiler veren, Pers kıralı Darius’a ait olan Behistan kitabesinde, Sakalar üç guruba ayrılıyordu:
a) Saka humAvarga,
b) Saka tiay para daray (Denizin ötesindeki Sakalar),
c) Saka tigrakhauda (Sivri başlıklı Sakalar.)
İbn Fazlan, M. 922’de gittiği İdil-Ural bölgesinde, Türklerin, hepsinin, kalpak (“keçeden yapılma yüksek külâh”) giydiklerini özellikle belirtir.  Kaşgarlı Mahmud’da da, Türklerin giydiği uzun börke “sukarlaç börk” denildiğini kaydeder.  Türklerin börklerine verdiği önemden dolayıdır ki, Oğuzlar, ta uzaklardan börklerinden tanınırlardı. Sultan Alparslan da, aynı uzun börkten giyiyordu.
Atillâ’nın askerlerinin başlarında boynuzlu başlıklar olduğu rivayet edilir. Rıza Nur, Tukyuların börklerini, yırtıcı kuş kanatlarıyla süslediğini ve bunların “ak veya kırmızı” renkte olduklarını yazıyor.
Türklerde külâh, börk aynı zamanda hakimiyetin de simgesiydi. Hakanlar, padişahlar, kaftan, kemer ve kılıçla beraber bir de börk yahut külâh göndererek birbirlerinin hakimiyetlerini tanıdıklarını bildiriyorlardı; yine hükümdarlar, beylerine, valilerine yetki verdiklerini ifade için aynı hediyeleri verirlerdi. Eskiden, Osmanlılarda, devlet büyüklerinden birine karşı ayaklandıkları zaman, konağının kapısına çiviledikleri bir börkle, onun dine ve devlete zararlı olduğuna işaretle, ayaklanmalarının sebebini ifade etmiş oluyorlardı.
Börkün anlamlarından dolayı, herkes istediği şekilde börk giyemezdi. Herhangi bir başlığı giyecek olanın sosyal, siyasi durumuna uygun olması gerekir. Osmanlılarda (18. yy) Avrupai başlık giymek, çok ayıp hatta ihanet gibi karşılanıyordu; bunun için de, ahalinin giydiği başlığın, dinî ve millî mensubiyetine uygun olması gerekirdi.  İran Selçuklularında, devlette hizmete alınan “gulam” ve kölelere börk giymeleri izni, uzun bir  süreçde, yeterli bir eğitimden sonra verilirdi.
Türklerde, halk arasında sosyal psikolojik vaziyetlerini ifade etmek için çok fazla örnekler bulunmaktadır. Bunlardan bir misali Azerbaycan edebiyatından aldık. Asrımızın başlarında yaşamış, Azerbaycan’ın tanınmış şahsiyeti, Yusuf Vezir Çemenzeminli’ni “Kan İçinde” adlı romanında, Şerbaf Kazım adlı biri, sokakta biriyle tartışırken başındaki börkü yere düşer ve biraz çamur bulaşır. Tartışmadan sonra, börküne bulaşan çamurun farkına varmadan börkünü giyer ve bir tanıdığının evine ölüm dolayısıyla taziye için gider. Evde toplanan taziye meclisinde, Şerbaf Kazım’a da başsağlığı verilmeye başlanır. Kazım, ailesi ve yakınları arasında bir ölüm olayı olmadığı için buna şaşırır. Kazım, sonradan anlar ki, başsağlığı, börküne bulaşan çamurdan dolayı veriliyormuş. Meğer, orada biri ölünce, yakınları bunu bildirmek amacıyla börklerine çamur sürerlermiş.


KIZIL BÖRK GELENEĞİ

Kızıl börk giymek, yukarıdaki bölümlerde yer yer değindiğimiz gibi Türklerde eskiden beri görülmektedir. Yukarıda, günümüzde kötü anlamlarda kullanılır hale gelmiş olan “kızılbaş” sözünün, Türk kültürü, tasavvuru ve inançlarındaki yerini tespit amacıyla, Türklerin, başla ilgili tasavvurlarını ve kızıl/al rengine olan ilgisini anlatmaya çalıştık.
Kızılbaş sözünün, kötü, tahkir edici anlamlarla kullanılması,  bilindiği gibi Anadolu’da, Osmanlı devrinde, XVI. yüzyıldan itibaren başlamıştır. Türk dünyasında, Kızılbaş adının menfi manada kullanılması küçük istisnaları ayırırsak, pek yayılmamıştır. Türk tasavvurundaki, kızıl rengin ve baş kültündeki kutsiyetin ifade ettiği anlamlar, “kızıl börk”te sembolize edilmiştir.
Bugün, Kızılbaş adının ortaya çıkması, genellikle, Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar’a bağlanır ve toplumda da böyle bilinir. Bu bakış açısıyla da, 4-5 asır önce meydana gelen olaylara divan tutulur.
Geleneksel olarak kızıl börk giyme Türk tarih ve kültürünün her safhasın görülen, Türkün kendini tanımlama ve tanıtmak anlamıyla kullandığı, bir sembolik geleneğidir.
Tarihte kızıl börk giyimi her ne kadar Oğuzlara/Türkmenlere mahsus görünüyorsa da, diğer Türk boylarında da kutsallık anlatan anlamlarla kullanıldığı görülür. Boylarını belirtmek için, Çigiller gibi ak, Kıpçaklar gibi kara börk giyenlerin yanında, Çin tarihi kayıtlarından sarı sarık giyenlerden de bahsedilir. Anadolu’ya, İslâm  öncesi, Türkistan’dan gelip yerleşen Kamsarakanlara sarı başlık giymelerinden olacak ki, “sarı kalbaş” denilmiştir.
Şah İsmail’le yaptığı savaşta ölen Özbek Muhammed Şeybani (Şeybek) Han, Şah İsmail’in Türkmenlerinin Kızıl börküne karşılık,rengini tespit edemediğimiz börkünü değiştirerek yeşil sarık sardığından kendisine “Yeşilbaş” lâkabı verilmiştir. Şeybani han, “İtalya kaynaklarında da “Yeşilbaş” lâkabı ile anılır.
Haydar Çelebi, “21 Ocak 1516 tarihinde, Şeybani’nin kardeşi Ubeyd Han’dan Yavuz’a gönderilen mektuba cevap yazıldığından bahsederken Ubeyd Han’ı da “Yeşilbaşın Kardeşi” diye tanıtıyor.
Kuzey Türkleri’nin ve Çağatayların da “kırmızı kumaştan külâh” giydikleri biliniyor.  Kızıl börk yapımında ihtiyaç duyulduğundan olacak ki, Barthold, Samaniler devrinde (X.-XI. yy) Semerkand’dan Türk ülkelerine satılan mallar arasında kırmızı kumaşların önemli bir yer tuttuğunu yazıyor.  
Altay Türklerinde, şaman din adamları olan kamlar âyin törenlerinde kırmızı külâh giyerlerdi.  Kırgızların Argın boyları arasında, “Kızıl-Börük” (“kırmızı kalpak”) adlı bir boy’un da bulunduğunu belirtelim.  
İlk defa Kızıl Börk giyilmesi, illa da Safevî Şeyh Haydar’a dayandırılıyorsa da, bu yanılgı, kimi yerde yanlış bilgiden, genellikle de mezhebi taassuptan kaynaklanır.
Erdoğan Merçil’in verdiği bilgiye göre, Babai Türkmenleri de kırmızı başlık giyiyorlardı.  Elbistan yakınlarında Moğolları yenen Karamanlılar, Konya istilâsına geldikleri sırada (1261) “kızıl börklü” oldukları kaydedilmiştir.  Fuat Köprülü, Anadolu’daki bu Türkmenlerle,  Horasan’da Sultan Sencer’e isyan eden Türkmenlerin aynı içtimai muhitten olduklarını söylüyor  ki, muhtemelen bunlar da kızıl börk giyiyorlardı. C. Cahen, XIII. Yüzyılın ilk yarısında, Anadolu’da
 kırmızı börk imalatının çok fazla olduğunu ve bunların önemli ölçüde ihraç edildiklerini yazmaktadır.  Faruk Sümer de, XIII. Yüzyılda Türkmenlerin giydiği börkün kızıl renkte olduğunu söyleyerek bu görüşleri teyid ediyor.
İbn Batuta, XIV. Yüzyılın ilk yarısında geldiği Anadolu’da (Denizli’de), erkeklerin kırmızı börkleriyle tanındıklarını kaydeder.
Osmanlı Devleti’nin ilk döneminde Türkmenler, tamamen kızıl börk giyiyorlardı. İtalyan kaynaklarında, Osman Bey’in “kızıl börk Otman” (yahut Atman/Ataman) diye kaydedilmesinden, onun da kızıl börk giymekte olduğu anlaşılıyor. Orhan bey zamanında da Türk ahali hep kızıl börklü idi. Hammer, Osman Bey’in, “kırmızı yuvarlak bir külâh” giydiğini;  D’Ohsson da, Türk tarihçilerine göre I. Osman (ın) “Tac-ı Horasani” denen kırmızı kumaştan bir başlık” giydiğini, Tatarların ve Çağatayların da aynı başlığı taşıdıklarını  kaydederler.
Yukarıda, Orhan Bey zamanına ait bölümde izah edildiği gibi, Osmanlı devletinin kuruluş devrinde de bütün Türkmen ahali kızıl börk giymekte idi. Orhan Bey, devlet görevlilerinin halktan ayırt edilmesi için, kardeşi Alaeddin Paşa’nın tavsiyesi ile resmi vazifelilere ak börk giydirmişti. O devirlerde, Türkmen ahaliye dağıtılan, devşirilecek çocuklara da, Türk usulü kızıl aba ile kızıl börk giydiriliyordu.
Fuat Köprülü, devlet görevlilerini halktan ayırmak için, onlara ak börk giydirilmesi ilk defa, kaynakların “kızıl börklü Türkmenler” olarak kaydettiği Karamanlılarda, Karamanoğlu Mehmed beyin askerlerine üniforma gayesi ile ak börk giydirmesi ile görüldüğüne işaretle, Orhan Bey tarafından konulan, resmi görevlilere ak börk giydirilmesini bu olaya bağlıyor.
  Esasen ak börk giyme ahilerden esinlenmiş bir olaydır. Ahilerin bu kimliği ak börk giymelerinden anlaşılıyordu.
1418 yılında ölmüş olan Kalkaşendî’nin (Şahabeddin Ahmed bin Ali)  Subh-ül-âşa adlı eserinde (C. 5, s. 319), o devirde, Osmanlı askerlerinin keçeden yapılmış kırmızı ve beyaz tartor yani börk giydikleri kaydedilir.
Osmanlı tarihçileri, o devirde, Alaşehir’de Kızıl renkli bezlerin (Alaşehir ivadası) kızıl börk yapımı için çokça imal edildiğini hatta “kızıl sancak” dedikleri bayrakların  da bu bezden yapıldığını haber verirler.
Dimitri Kantemir, I. Murat Han’ın, Bolinya (Bolonya) Kalesi’nin fethedilmesinde, kaledeki “depolarda çok miktarda kırmızı başlıkların bulunduğu  ve Sultan Murat’ın, bunları askerleri arasında bölüştürüldüğü nü yazar.  Bir Bizans kalesi deposunda bu kadar kırmızı başlığın neden muhafaza edildiği anlaşılamıyor. Bu konuda, Karahanlılar devrinde, yukarıda değindiğimiz gibi, Türklerin, başlıklarında kırmızı kumaş kullandıkları için, yabancı tüccarların, Türklere en çok kırmızı kumaş sattığı, kırmızı kumaşların en büyük alıcısının Türkler olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu kırmızı başlıklar, muhtemelen Türkmenlere satılmak için hazırlanmıştı diye düşünmemize imkan veriyor.
A. De Lamartine, Osmanlıların savaş elbisesi olarak Kırmızı yünden çeket ve kaftan giydiklerini ve bunun, atalarından kalan bir gelenek olduğunu söylüyor.
Orhan Bey zamanında, bütün devlet görevlilerinin beyaz başlık giymesi usulü, Yıldırım Bayezid tarafından kısmen değiştirilerek, Beyaz börkün yalnız padişahın hizmetinde olanların giymesi diğerlerinin ise yine kırmızı börk giymesi usulü getirildi.  Peçevi de bu değişikliği şöyle kaydediyor: “Emir’ül’ümera, Timurtaş beyin tavsiyesiyle beyaz külâh padişahın askerlerine ve yakınlarına tahsis edildi. Devlet büyüklerine ve saltanat erkânına kırmızı börk giydirildi.”  Fatih devrinde de kızıl börkü, tamamen Türklerden oluşan kamu leşkeri (Vilayet askeri) giyiyordu (“kızıl börklü kamu leşkeri”). Fatihin oğulları, Sultan Bayezid ile kardeşi Cem arasındaki taht kavgasında, Cem Sultanın Bursa’ya giren ordusunun, Anadolu Türkmenlerinden meydana gelen “kamu leşkeri” oldukları ve bunların tamamen, kızıl börk giydikleri, Osmanlı tarihçisi İbni Kemal tarafından kaydediliyor.
Bu devirde Anadolu Türk ahalisinden meydana gelen askerler, kaynaklarda hep kızıl börklü olarak kaydedilmiştir. Çoğu Osmanlı tarihçilerinde olduğu gibi, İbni Kemal’in eserinde de kızıl börklü Türk askerlerini tasvirleri verilir. Bunlardan bazı örnek notları, aşağıya alıyoruz.
Türkmenlerin başlarına kırmızı yahut kızıl börk giymeleri, uzun zaman, birçok değişikliğe rağmen yine de terk edilmemiştir. “Osmanlı Tarihi” adlı eserini 1859’da yazan Fransız tarihçi Alphonse De Lamartine, Orhan Bey’in giyiminden bahsederken, o devirde Türklerin başlarına kırmızı keçeden külahlar giydiğini belirterek: Ayni külâh şimdi. Sultan Mahmut’un yenileştirdiği Osmanlı Ordusu’nun askerinin başında kullanılıyor. Savaşçılar, keçe külahın çevresine Hindistan dokuması beyaz şal sarıyorlardı. Bu şal, hem kafalarına gelen kılıç darbelerinin etkisini yumuşatıyor,hem de onları Anadolu’nun kavurucu güneşinden koruyordu.”  diye yazıyor.
Salı, 24 Mart 2009 20:41 tarihinde güncellendi
 

Giriş Formu



Paylaş

Facebook MySpace Twitter Digg Delicious Stumbleupon Google Bookmarks RSS Feed 

Beni Twitter`da takip et

bottom

Temel Güç Joomla!. Designed by: Joomla Theme, what is multiple dns. Valid XHTML and CSS.

Bu sitede kullanılan yazılar, resimler veya görüntüler izin alınmadan KOPYALANAMAZ veya KULLANILAMAZ.
Copyrights © 2012 WWW.SAHİBRAHİMVELİ.COM, Tüm hakları saklıdır.